İlk Şahan okusunKasım ayında vizyona girecek olan aksiyon filmi Pak Panter’de başrol oynayan Doğa Rutkay, on beş kilo verdi ve...Kasım ayında vizyona girecek olan aksiyon filmi Pak Panter’de başrol oynayan Doğa Rutkay, on beş kilo verdi, şehrin gürültüsünden uzak, sakin bir bölgeye taşındı, artık gece dışarı çıkmıyor, eski arkadaşlarıyla görüşmüyor, kendini kitaplarına ve tuvallerine vermiş bir şekilde yaşıyor. İşte Harper's Bazaar'dan Şebnem Kırmacı'nın, Doğa Rutkay'la yaptığı samimi röportaj... - Seninle ilgili algımda -tabii basına yansıyan kısmından bahsediyorum- bir değişiklik oldu. Sanki varsın ama yoksun. Bunu kötü anlamda söylemiyorum, sanki değiştin ve bu dışarı da yansıyor. Ben çok değitim, bu doğru, her şeyim çok değişti. Siyah ve beyaz kadar net bendeki kırılma. Belki 33 yaşıma giriyorum, onun etkisi var. Hani sanki gece yatar, sabah başka insan olarak kalkarsın ya, benimki de öyle. - Aniden mi oldu yani? Çok istedim değişmeyi ve bunun için çok zaman verdim kendime. - O zaman, alttan altta geliyorum diyordu, bir gecede olmadı. Tabii. Kendimi hazırladım. Kurtulmak istediğim şeyler, yapmak istediğim şeyler, içinde olduğum ama tahammül edemediğim şeyler vardı. - Neler? Magazin basınına tahammül edemiyordum mesela. O dünyanın içinde olmaya. Gece dışarı çıkmak bitti benim için artık. Çok çıkıyordum, hiçbir yere gitmiyorum şimdi. Artık işimde, yaptığım sosyal sorumluluk projelerinde, televizyon programlarında, reklamlarda görüyor beni insanlar. Virajı döndüm, bambaşka bir şey bekliyordu beni. Öyle bir dönem yaşıyorum şimdi. - Yepyeni bir hayat mı? Geçen sene bahçeme bir ağaç dikmiştim, geçenlerde pembe çiçekler verdi. Bu benim için çok sembolik. Tıpkı o ağaç gibi bir süreç yaşadım iç yolculuğumda, yavaş yavaş hazırlandım ve bir yere geldim. Kariyer olarak başka; iş zaten kendiliğinden oluyor. İç yolculuk çok daha önemli, çünkü onunla yaşıyorum. - İçine sinmeyen şeyler mi vardı hayatında? Kırılamıyordum, bükülemiyordum, şekil değiştiremiyordum, tahammül edemiyordum, etmem gerekir gibi hissediyordum. Kabuğumu kırarken etrafa zarar vermekten, kendimi ifade edememekten korkuyordum. O yüzden yavaş yavaş yol aldım içimde ki, ben çok aceleci, hızlı hareket eden bir insanımdır, ama bu süreçte çok ağırdım. Örümcek gibi ağ ördüm, nakış gibi işledim. - Somut olarak nasıl değişikler oldu? Şehirde yaşıyordum, şimdi Kemerburgaz’dayım. Geceleri çıkıyordum, şimdi adım atmıyorum. Daha sosyaldim, şimdi resmen asosyalim. Bazıları içe kapanıktır ya, sonradan açılır, bende tam tersi oldu. Fazla sosyaldim; güneşi fazla yemişim, komple kendi dünyama kapandım (gülüyor). Dış sesimi kıstım, iç sesimi daha iyi duymak için. Çok daha az sorumluluk alarak kendimi dinledim. Şimdi nerede olmak istiyorsam oraya gidiyorum, hayır diyorum. “Hayır” ne kadar büyük bir kelimeymiş! - Başlı başına bir lüks... Hem de nasıl! Ben bugün hayır diyebildiğim için şartlarıma şükür ediyorum, evrene teşekkür ediyorum. Genç bir yaşta reddedebilme lüksüne sahibim. Sadece işi gücü değil, her şeyi. - Her anlamda bağımsızlığını kazandın diyebilir miyiz? Hiç mi pürüz yok yani? Hiç yok. Sadece bakmakla yükümlü olduğum bir annem ve anneannem var. Onları yaşamlarının sonuna kadar mutlu etmek istiyorum; ihtiyaçları olduğunda dünyanın en iyi hastahanesinde kalsınlar, dünyanın en güzel şehirlerini görsünler istiyorum. Anneannem 86 yaşına bastı, eğer bir gün hastalanırsa ona varolan en iyi tedaviyi sağlayabilmek ya da annemin sahip olmak isteyip de olamadğı her şeyi ona vermek istiyorum. Bu iki şey dışında hiçbir bağım yok. Hiçbir yerde durmak zorunda değilim, hiç kimseyi görmek zorunda değilim. Bu noktaya geldim ama bu sanıldığı kadar kolay olmadı. Ben 19 yaşından beri çalışıyorum. - Ne zaman maddi anlamda istediklerine sahip olabilecek seviyeye geldin? Son iki senedir şımarma hakkına sahibim. Eskiden üç kuruş kazanıyorsam öyle yaşıyordum. - Bunun ölçüsü nedir? Seninle dört sene önce röportaj yaptığımızda da maddi açıdan iyi olduğunu söylemiştin. Şimdi bir parça daha şımarabiliyorum. Dünya ülkelerini daha sık gezebiliyorum örneğin. Ama başka yerden kısıyorum. - Hiç çıtanın altına düştün mü? Kazandığım ilk günden beri hiç har vurup harman savurmadım. Hiç çıtanın altına düşmedim. - Bu değişim sırasında hiç umutsuzluğa düştüğün oldu mu? Olmaz mı, tabii ki oldu. Ama şöyle bir artım var; ben kendimi kandırmam, realist bir insanım ve çocukluğumdan beri havayı koklama becerisine sahibim. Sıkıntımın dibine vurdum, kazdım, eşeledim, tüm arızalarımı, sevmediğim yönlerimi deştim. Ama tabii zaman zaman, “Yok yahu, ben bu işin altından kalkamayacağım, atlatamayacağım,” dediğim oldu. - Şimdi hiç dışarı çıkmıyorsun, Şahan vardı, artık o da yok. Memnun musun, dürüstçe söyler misin? Çok memnunum. Ben memnuniyetsizliğin ne olduğunu da yaşadım, nasıl olduğunu biliyorum. İnişler, çıkışlar oluyor, ama bir yerden sonra orası olmuyor artık. En önemlisi, yanımda olmasını istediğim insanın nasıl olması gerektiğini fark ettim. Artık ne istediğimi biliyorum. Bunu sadece sevgili anlamında söylemiyorum. Bazı arkadaşlarım yok hayatımda artık; ilişkim bıçak gibi kesildi, neredeler bilmiyorum. Sadece erkek arkadaşımdan değil, bir sürü arkadaşımdan ayrıldım. Ciddi katliam oldu yani (gülüyor). Ama bilinçli bir seçim değildi bu; hayatımdan kopmaları gerekiyordu, koptular. Başka şeyler yerlerini doldurmaya başladı. - Neler? Erkek arkadaş yokluğunu köpeğimle yaptığım yürüyüşler doldurdu. Engellilerle çalıştığım için, onlarla kurduğum ilişki önemli bir boşluğu doldurdu. Bir baktım, yalnız hissetmiyorum kendimi. Böyle aylar geçti, baktım artık arayışta değilim... - Bu ay Bazaar’da yayınlanan bir yazıda, başta felaket gibi görünen ayrılıkların aslında insanın kendini keşfetmesi için benzersiz bir fırsat olduğu fikri var. Ne dersin? Çok doğru. Benim ayrılığım da felaket olmadı aslında. Daha felaket ayrılıklarım olmuştu, ama Şahan’la olan ilişkimde ikimiz için de ayrılık zamanı gelmişti. Eskiyen bir evi ya onarırsın ya da yıkarsın, bu da öyle oldu. Birbirine söyleyecek yeni şeyin yoksa, esaret gibi oluyor yaşadığın ilişki. - Hayatının en önemli parçalarından biriydi, Şahan’la olan ilişkin. Nasıl bir tat kaldı ağzında? Çok zaman geçti üstünden, ne diyeyim ben şimdi? Yabancılaşıyorsun, kopuyorsun o duygulardan. İçinde tat kalmıyor insanın. Ama şunu söyleyebilirim; iyi ki öyle bir insan hayatıma girmiş, iyisi ile, kötüsü ile çok güzel şeyler paylaştık. Keşke yapmasaydım, olmasaydım demiyorum. - Emin misin? Tabii ki. Bir tek gün bile pişmanlık hissetmedim. Hala başımın üzerinde yeri var. - Son filmin Pak Panter’den konuşalım. Çok iyi dil bilen, silah kullanan, Azerbeycanlı bir ajanı oynuyorum. - Zor muydu? Silah ateşlemek, silahların ağırlığı, koşmak, ateş etmek canıma okundu.Yaptığım ilk aksiyon filmi. Rolü çok sevdim. -Bu süreçte tiyatro ne oldu? Kaygan Zemin diye bir oyun oynuyorduk, yeni bitti. Şimdi Türkiye’de ilk kez yapılacak olan bir korku oyununun provalarına başlayacağım. Tamamen karanlıkta oynanacak. Amaç seyirciyi korkutmak. - Kariyerinde seni en çok tatmin eden alan nedir? Provasıyla, kulisiyle, alkışıyla tiyatro. Hastayken oynamak, sevgilinden ayrılınca oynamak, üzgünken sahneye çıkmak... Bunlar olmadan yaşayamam. Ciddi kapışabilirim, er meydanım orası benim. En iyi bildiğim şey o; okulunu okudum, sahne oyunculuğu tekniğini biliyorum. - İlgi alanların nasıl değişti? Hayatın bu kadar değiştiğine göre? Çılgın bir okuma sürecine girdim. Banyomda üç ayrı kitap, yemek masamda dört kitap, sehpamda ayrı kitap, mutfakta kitap... Döne döne hepsini okuyorum. Sekiz tane sevgilin varmış gibi düşün. Mutfakta yemek yaparken Murathan Mungan, salonda yerken Küçük İskender okuyorum. Yetmiyor, sanki daha fazla sözcük istiyorum. “İki saat şunu okuyayım, sonra ona geçeyim, başka bir şey öğrenirim,” gibi bir flört evresi yaşıyorum kitaplarla. Bir de eskiden beri resim yapıyorum, salonum tuvallerle dolu, iş dışında özel hayatım olmadığı için kendimi bu uğraşlara adamış durumdayım. - Hayatına biri girmesin istiyorsun galiba. Kapattın mı kapılarını? Evet, şu ana hiç oralarda değilim. Zaten istediğim zaman başıma geleceğini düşünüyorum; sanki tavanda asılıymış ama o ipi çekmek istemiyormuşum gibi. Biraz kendimle birlikte olmak istiyorum. Kendimle flört etmeye ihtiyacım var. - Kitap okumak, resim yapmak çocukluğunda yaptığın şeylerdi diye tahmin ediyorum, nasıl bir aileden geldiğini hesaba katarak. Acaba geçmişte bunlara yani kendine biraz ara vermiş olabilir misin? 19 yaşından sonra hayatım bir telaş içinde geçti. İşte o da boşluktan oluyor bence; çok düşünmemekten, bilgiden kopmaktan, donanımdan uzaklaşmaktan. Savruluyorsun bulunduğun çevreyle birlikte. Genç yaşta ünlü oldum, kolay değil; birden insan kendini gazetelerde görmeye başlıyor, yemek yerken, sokakta yürürken fotoğrafların çıkıyor. Bunları hazmetmek kolay değil. Üstüne üstlük erkek arkadaşın da ünlüyse, bu sefer de ilişkini görmeye başlıyorsun gazetelerde. Bir yandan ilişkimi yürütmeye, bir yandan çevremdekileri yürütmeye, bir yandan işimi yönetmeye çalışıyordum. “Bugün ne öğrendin Doğa?”diye soruyordum kendime bazen. Cevap koca bir hiç. Sevgilinle kavga ediyorsun; aman gönlünü al, sonra dön gel, gazeteyi aç, bardan çıkıyor diye yazmışlar! Böyle bir hayat... - Ağır mı geldi? Aynen. Bir de zaman çok hızlı geçti, o beni çok sarstı. Ne zaman geçti bunca zaman? Zamanın bu kadar kıymetli olduğunu bilmiyordum, bu farkındalık başladı bende. Öğlen onikide kalkardım, şimdi 09.30’da uyanmak, günü yaşamak istiyorum. - Bütün bu aşamadan geçip, bu noktaya gelmeni ne tetikledi? Etraftaki seslerden kendi sesimi duyamıyordum artık, bu tetikledi beni. Bir de ben fazla içlidışlı olmayı sevmiyorum, sansasyondan hoşlanm›yorum. Ünlü değil de, normal biri gibi yaşıyorum hayatımı. Annem, babam sanatçı diye düşünüp, daha uçuk kaçık bir kız olabilirdim, olmadım. Ağır bir tarafım var, hep oldu. - Bunlar değer yargıları ile ilgili olabilir mi? Olabilir. Tutucuyumdur mesela, muhafazakarımdır. Mesela bir ilişki bitince, ertesi gün yenisine başlayanları ağzım açık izliyorum. Duygularımı inanılmaz zor terk ederim ben, inanılmaz zor koparım bağlarımdan. Her şeyi yavaş yavaş silmem gerekir. Beraber olduğum kişinin ayak numarasından kullandığı parfüme kadar, onunla ilgili her türlü şeyi silebilirsem, ancak öyle başlayabilirim yeni bir şeye. Hayatım bunları temizlemekle geçti. - Ama gördüğün üzere öyle yaşanmıyor. Niyetim asla aşağılamak değil, ama ben bu ritme yetişemiyorum. Bana göre değil, yapana bravo, belki benimki ahmakça, onlarınki doğru. - Bu da bırakmak istediğin yönlerinden biri mi? Hayır, kesinlikle! Çok seviyorum bu yönümü, ben öyle kolay kolay adapte olamam. - Vazgeçmek istediğin yönlerin nelerdi, neleri bıraktın geride? Çok aceleciydim; sabırsız, dediğim dedik, illa istediğim olacak! İşte de istemediğim bir şey olunca köprüleri atardım. Empati kurmayı öğrendim. Empati benim oyuncağım, yeni buldum onu ve kaybetmek istemiyorum. Çok daha özverili bir insan oldum. Mesela yan komşu ses yapıyor; eskiden çıkar bağırırdım, şimdi belki de sevdikleri bir tablo asıyorlar, o heyecanı yaşıyorlar diye düşünüyorum. - Kemerburgaz’da yaşıyorsun, ne veriyor sana? Ormana bakıyor. İnekler, atlar var. Köy peynirini kasabadan alıyorsun. Hafta sonu annemi ve anneannemi alıyorum yanıma, balıkçıya gidiyoruz, yemek yiyoruz, dedikodu yapıyoruz. - Kendini yalnız hissediyor musun? Hiç. Arkadaşlarım ben taşınınca, “Yakında gelirsin şehre, dayanamazsın,” dediler. Öyle olmadı. Onlar beni görmek istediklerinde buraya geliyorlar. - Yaşadığın değişiklikler arasında kilo vermek de var. Nasıl bu kadar çok kilo verdin? Taylan Kümeli sayesinde. O sadece çok iyi bir diyetisyen değil benim için, aynı zamanda yaşam koçum. Bana nefes almaktan yaşamaya kadar her şeyi öğretti. İnsan gibi, sağlıklı yaşamayı öğretti. 2009’un Şubat ayında yetmiş kilo ile gittim ona. “Kaç kiloya inmek istiyorsun?” diye sordu. Hayalim ellibeş kilo dedim. “Olursun ama sabredeceksin, en az onbir aya ihtiyacımız var,” dedi. Bu kadar net pazarlık yaptık. Yedinci ayın sonunda on kilo vermiştim. Sonuçta ellibeşi gördüm! - Şimdi herkes merak edecek, ne yaptın? Yedi öğün yedim ve bol bol su içtim. Sabah ilk iş olarak verdiği özel suyu içiyordum. - Neymiş o su? Sihri nedir? Termosumun içine limon, tarçın, karabiber, ıhlamur, yeşil çay, toz zencefil, elma kabukları koyuyordum. Bütün gün bu suyu içiyordum. Diyetim de her hafta değişiyordu. Her hafta aynı gün tartıya çıktım. Birisi size tasma takacak, başka türlü olmuyor. - Çok mutlu musun? Çok! Kimse inanmıyordu benim o kiloda olduğuma. Yetmiş kilo az değil. - Boyun kaç? 1.68. İstediğim gibi giyinemiyordum. - Spor? Sabah, öğlen, akşam birer saat köpeğimle yürüyorum. Bir de yüzüyorum. - Modaya düşkün müsün, favori markaların var mı? Özgür Masur’u çok severek giyiyorum. Nişantaşı’nda Dresscolic diye bir mağaza var; içinde her şeyden bir tane bulunuyor. Orası benim takıntım, ayda bir gidiyorum. Arzu Kaprol ve Gamze Saraçoğlu diğer favorilerim. - Hep Türk saydın... Yabancı merakım pek yok ama DKNY’ı çok severim. Bir de çanta takıntım var; Louis Vuitton! - Niye LV? Bilmiyorum, aşığım! Limited edition alıyorum. Anlatamam ne kadar sevdiğimi; hayattaki tek şımarıklığım. - Kendine yakıştırmadığın kıyafetler var mı? Dar etekleri hiç sevmiyorum. Bazaar çekimi için giydim ama o ayrı mesele (gülüyor). Çok üstüme yapışan parçaları sevmiyorum. Bol, salaş pantolonları kendime daha çok yakıştırıyorum. -İnternet ortamında da son moda Twitter ve sen çok aktifsin orada. Yeni yol arkadaşım, çok seviyorum. - Neden? İyi arkadaşlıklar kuruyorum, nabzı yokluyorum. - Twitter’ın sihri ne? Kendimi ifade edebiliyorum. Basında kendimi ifade edebildiğim tek alan. Hakkımda dedikodu çıkıyor diyelim; işin doğrusunu oradan yazıyorum. - Ama bazı ünlüler de basını resmen manipüle ediyorlar. Kendilerine bir imaj yaratmak için bir şeyler yazıyorlar. Olmadıkları gibi bir portre çiziyorlar. Söz gelimi entelektüelmiş gibi? O kadar doğru bir gözlem ki bu! Evet, entelektüel bir imaj çizmeye çabalayanlar var. Entelektüel hale sonradan gelemez insan, bu bir hamur meselesi. Çok acıklı duruma düşüyorlar; “Şu sergiye gittim, şu açılıştayım, şu kitabı okuyorum...” Komik oluyor, kimse inanmıyor, gülüp geçiyor. Ama benim Twitter’da olmamın en büyük sebebi Engelleri Kaldır hareketi. Sokak hayvanlarıyla ilgili her türlü yardımı Twitter üzerinden yapmaya çalışıyorum. Ben böyle bakıyorum kullanım alanına. - Kitap yazdın sen değil mi? Ne üstüneydi? Kendi hayatım, sevinçlerim, aşklarım, hayal kırıklıklarım, duygusal dünyam üzerine denemelerden oluşuyor, ama henüz istediğim bir yayınevi ile anlaşamadım. - Rutkay Aziz’in kızısın. Ankaralı bir ailedensin. Köklerine dönmek gibi bir durumun mu var? Ne kadar güzel söyledin! Bak ne diyeceğim, babam bana, “Olman gereken yere şimdi geldin,” diyor. Ben babamın arkadaşları, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, Can Yücel’in arasında büyüdüm. Masada oturur konuşurlardı. Belki bu da fazla geldi bana. Büyük insanlar; onların altında ezilmiş olabilirim. Kaçıp gitmek istedim. Bunları daha önce sorgulamadım, şimdi konuşurken dank etti. Şimdi yapmak istediklerimi yapıyorum, ne istediğimi biliyorum, hatta nasıl bir erkek arkadaş istediğimi bile biliyorum. - Nasıl? Kafası çalışan, egolarından kurtulmuş, kendi iç yolculuğunu tamamlamış, kompleksleri olmayan, kendi gelişimini sürdüren, hayvanları seven biri. - Uzun bir dönem özünden ayrılmış, şimdi geri dönmüş olabilir misin? O benden ayrılmış bence (gülüyor). - Onu bulmanın keyfini yaşıyor olabilir misin, hayatının bu evresinde? Evet. Tamamen bir memnuniyet halindeyim, hayatımdaki her şeyden memnunum. Artık hayata bakmıyorum, görüyorum, sisler kayboldu.
|
| « Önceki Haber | Sonraki Haber » |
|
|
|
|
|
|
Eş Ruhumun Eş zamanı filmindeki rolüne iyi hazırlanabilmek için...