Kamuoyunda ve kulislerde bu rüzgar eserken, ekonomi 12 Eylül 2010'u, demokrasilerin olağan süreci olarak görüyor.
Dikkat edersek meydanlarda rakipler birbirlerini yaylım ateşine tutarken, ekonomi verileri bu gelişmeyi hiç tınmıyor. Eskiden, iktidar ve muhalefet arasındaki en ufak eylem ekonomiye yansır ve piyasalar etkilenirdi. Elbette bu yorumu "artık ekonomi öyle laçkalaştı ki politik arenadaki birbirini yemelere kulak asmıyor. Nasıl olsa dibe vurduğu kadar vurmuş, daha ötesi olmaz" diye de tanımlayabilirsiniz. Ancak makro açıdan yani, gerek bulunduğumuz alandan gerekse dışarıdan bakıldığında, ekonomide olumlu gelişmeler olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Bakın sekiz dokuz ay önceki yorumlar ve beklentilere. Öncelikle düşüş eğilimi gösteren faizler için "faizde düşüş fazla sürmez. En geç 2010 Haziran ayı veya Temmuz'da yeniden çıkışa başlar" deniliyordu. Oysa tersi odu. Bankalar son günlerde, para satabilmek için yeni bir yarışa girdiler. Evet, tüketici, araba ve konut kredilerinde artış oldu. Fena mı? Ekonominin hareketlilik içerisinde olduğunun göstergesidir. Yeni kredi açmak için bankacılar yeni para satış yöntemleri uyguluyor. Ne var ki yüksek faiz beklentileri boşa çıkan ve hüsrana uğrayan çevreler bu kez yeni takvim ve yorum belirliyor. Buna göre, gelecek 3-4 ay sonra faizlerde yükselme bekleyin diye çığırtkanlığa başlandı. Aslında bu beklentide "kur" yükselmediği için canı sıkılanların da etkisi var. Bir anlamda "faiz lobisi" ile "kur lobisi" el ele gelmiş durumda.
Ama Merkez Bankası'nın ve ekonomi yönetiminin "dik duruşu" lobileri hep hüsrana uğratacaktır.
Kasımpaşalı Rafael'den Türk kimliği dersi
Rafael Sadi, Kasımpaşalı bir vatandaş. Hatta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın çocukluk arkadaşı olduğu konuşuluyor. Bir işadamı olarak İsrail-Türkiye arasında gidip geliyor. Çoğunluk Tel Aviv'de yaşıyor ama "Ben Türküm" diyor. O da sitesine bir yazı yazmış. Türkiye'de yaşatılmak istenilen "bölücülük" konusunu işlemiş. Türk ve Türkiyeli kavramlarının ortalıkta dolaşması kesinlikle gizli bir bölücülük derken düşüncelerini şöyle dile getirmiş: "İlginç ve güzel bir mozaik olan Türkiye'nin yapısını kökünden sarsmaya, dengeleri alt üst etmeye sebebiyet verebilecek bir durumla karşı karşıyayız gibi geliyor bana.
Ben ecdadı 1492 yılında İspanya'daki engizisyondan kaçıp Osmanlı Türkiye'since kucak açılmış ve kabul edilmiş, Yahudi dinine mensup bir Türk vatandaşıyım.
1955 yılında doğup 1961 yılında ilkokul 1. sınıfa girdiğim günden itibaren "Türküm doğruyum çalışkanım" tümceleri ile beynime benim Türk olduğum kazındı.
Bayrağım ve milli marşımın ne olduğu öğretildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kurucusu Atatürk'ün söylediği "Ne mutlu Türküm diyene" sözünü okul duvarında, kitabında ve her türlü malzemenin üzerinde öğrenerek, bilinçlendirilerek büyüdüm. Şimdilerde birileri kalkacak ve bana "yok kardeşim sen Oğuz ve Kayı boylarından, Orta Asya'dan gelmediğin için Türk değil Türkiyelisin" diyecek ve ben de "ha peki haklısınız diyeceğim." Hadi canım sen de...
Ne olacak benim 50 yıllık eğitimim, öğrenimim? Ne olacak 32 yaşına gelmiş oğluma, 29 yaşına gelmiş kızıma verdiğim Türk eğitimi kimliği? Şimdi kalkıp kendilerine "kusura bakmayın çocuklar biz Türk değilmişiz, sadece Türkiyeliymişiz mi" diyeceğim?
Bunun adına milleti bölmek, halkı parçalamak denmez mi? Kimse bana üst kimlik, alt kimlik hikâyeleri anlatmasın. Her birimiz bu ülkede ne olduğumuzu biliyoruz."
Yürekten alkış tutulacak bir tespit ve hissiyat. Bölücülerin ve bunu desteklemekle prim yapmak isteyenlerin "akıl hacmi" keşke Rafael kardeşimizin yarısı kadar olsa, olabilse. Kimilerinin, Türk olma olabilme kompleksi ortadan kalkar.
GÜNÜN SÖZÜ: İki insanın iyi geçinmesi, hiç kusursuz olmaları ile değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmeleri ile sağlanır. A.Toqueville
200 bin memur ve 127 bin işçi kadrolu oldu. Şimdi 151 bin sözleşmeli...
Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, yeni Türk Ticaret Kanunu ile...