İnsan merak ediyor, kim bilir ne müthiş kelimelere sarılmış altın öğütler, içimizi titretecek, gözlerimizi dolduracak, saygı duruşunda geçireceğimiz daha nice on yılların önünü açacak nasihatlar var o vasiyette. Yirmi yıl geçmesine rağmen neden gün ışığına çıkarılmıyor hâlâ?
Şimdi gel de kafanın bir köşesinde küçük tilkiler gezinmesin, “olsa olsa bir söylem, aslı astarı olamaz” denilen Ergenekon’a götürüp dayatma sen bu durumu… Kim, neden saklıyor birkaç sayfa mürekkebi kurumuş ama eminim kalbi hâlâ atan bir vasiyeti?.. İncecik papirüslere mi yazılmış dökülmesinden korkuluyor, yoksa okunduktan birkaç dakika sonra kendini imha edecek bir kaset mi var?
Tam zamanı değil mi açıklanmasının? Halk Ergenekon’la yobazlık söylemleri arasına sıkıştırılıp çaresizlik içinde kıvrandırılırken, huzura, barışa doğru açılacak kapılara kilit vurulmuş, daracık patikalarda ilerlemeye mahkûm edilmişken, çoluk çocuk, taş toprak silahlanmış, iki kazak almaya gittiğiniz alışveriş merkezinde terörist muamelesi görürken, sokaktan alınıp tek kelime edilmeden aylarca buz gibi betonun üzerinde yatırılabiliyorken, inanılmaz sayıda faili meçhul devletçe kabul ediliyorken… Ve en önemlisi bir zamanlar medeniyeti öğrettiğimiz Avrupa’nın şimdi kapısında yatıp kalkıyorken…
“Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım var. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapatacağım. Yarının tarihi yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacak. Türk’lüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak. Güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek. Hayatta yegâne varlığım ve servetim Türk olarak doğmamdı. Ne mutlu Türküm diyene.”
Hadi, Atatürk’ün, Türk denizlerinde petrol yataklarının varlığından bahsettiğini, ahlaki çöküşe sürüklenen Türkiye’nin dini ve vicdani değerlerine sahip çıkması gerektiğini, kurtarıcı bir kimliğin geleceğini söylediğini uydurma kabul edelim… Peki ya bu söylemler? Ne müthiş değil mi? Gerçek bir yol haritası değil de nedir bu cümleler? (Arada lafını ederim yazılarımda böyle bir birliğin, dudak büker çevremdekiler. Buyrun Atatürk’ün tasviri…)
Ya diğerleri? “Büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpüyorum, beni unutmayın aziz milletim” lafı mı geliyor aklınıza devamında? “Ölümümden 50 yıl sonra açın” dediği vasiyetini Kenan Evren 88’de açmış, okudukları nedense işine gelmemiş, tekrar kapatmış, Genelkurmay’ın “sırlar odası”na kaldırmış. Evren’in “işi” neydi acaba? En ilginci bir daha başkası da açmamış.
Büyük komutanlarının bu hedefi bazı ordu mensuplarının neyini rahatsız etmiş olabilir? Hangi mesaj ülke için tehlikeli görüldü acaba? O “açın” dedikten sonra bu kararı değiştirmeye nasıl cüret ettiler? Başka bir açıdan bakmak gerekirse, ordu mensupları, hangi güce yaslanarak Türkiye’nin kaderini değiştirecek bir karar alabildiler? Neyi engellemek istediler? Peki ya vasiyet hakkında “uydurma” dediklerimiz doğruysa?...
Yeni bir Türkiye yine Atatürk imzasını taşıyacak belli ki. Yeter ki izin verilsin. Ama bu izin galiba derin devletin halk adına düşünme ve karar verme lütufkârlığının yine kurbanı olmuş gibi. Devrime, darbeye gerek yok, sesimizi yükseltmek yeterli. Bakalım hangi basın destek verecek, hangisi susacak, hangi meydanlarda hangi oyunlar oynanacak, hangi kişilerin, hangi kurumların gerçek yüzü ortaya çıkacak?
Vasiyetin açıklanmasını diretmeliyiz. Şimdi ekseni oturtmanın tam zamanı. Türkiye yine bir tarih yazabilir. Yeni bir Kurtuluş Savaşı kapıda... Ama bu sefer tüm kardeş ülkelerle... ticaretle, eğitimle, kültürle, maneviyatla…
İtalya'da 2008 yılında 103 çift tarafından kırılan rekor, farkla...
Eskiden kar İstanbul'a geldi mi, gitmek bilmez Boğaz ve Haliç bile...
İzmir’de yanan bir otomobilin arka koltuğunda 'parka gidiyorum' deyip...