Yorumların çoğu bilgilerin doğruluğu-yanlışlığı çerçevesinde. Benim dikkatimi çeken husus ise üslubu. İki husus açık bir şekilde göze çarpıyor: Diplomatların 'Dünyanın patronu biziz' gururunun yansıması olan pervasızlık ve saygısızlığı ile "11 Eylül" travmasının etkisiyle her şeye kuşkuyla yaklaşma.
Birincisi, ABD'yi diğer ülkeler nezdinde fevkalade sıkıntıya sokar (nitekim soktu bile), ikincisi ise doğru bilginin ve doğru analizin önünde engeldir.
Yalap-şalap mahalle dedikodularının, diplomatik belge olarak merkeze aktarılmasına ve bunun da 3 milyon kişinin istifadesine (!) arz edilmesine şaşırmamak mümkün değil.
Bir dünya gücü böylesi mahalle dedidokularına dayalı politikalarla yönlendiriliyorsa vah ki vah! ABD'nin Irak batağını ve pek yakındaki muhtemel Afganistan batağını da belgeler üzerinden görmek mümkün.
Belgelerin bir başka anlamı da şu: Yükselen Türkiye'nin, özellikle bölgesinde etkinliğinin artmasından duyulan rahatsızlık ve bu gücün menfaatlerine tam paralel gitmemesi.
WikiLeaks, geçtiğimiz Çarşamba günü Roma'da katıldığımız "Türkiye-Vatikan İlişkilerinin 50. Yılı" toplantısına da aksetti. "La Republica" Gazetesi Vatikan muhabiri Marco Ansaldo, ABD Ankara Büyükelçisi'nin, "Türkiye Rolls-Royce kullanmak istiyor ama bölgedeki yollar buna müsait değil. Land Rover kullansa daha iyi olur" değerlendirmesini nakletti.
Zavallılığa bakar mısınız? Bir bölge ülkesi olan Türkiye, "arazi şartlarını" bilmiyor, binlerce kilometre uzaktan bölgeye gelen Johny daha iyi biliyor! Kimin daha iyi bildiğini; batağa saplanan ve bölgeden kurtulmaya çalışan ABD güçlerinden ve Ortadoğu'da çatışmalara taraf hemen herkesin Türkiye'yi hakem görmek istemesinden çok iyi anlıyoruz.
Türkiye-Vatikan ilişkilerini tartışmak üzere düzenlenmiş olsa da, Roma toplantısında, gazeteciler ağırlıklı olarak, Türkiye-İtalya ve Türkiye-AB ilişkileri üzerine görüşlerini dile getirdiler.
Luigi Geninazzi'nin bir değerlendirmesi anlamlı idi: "Washington-Ankara-Kudüs gerginliği Türkiye'nin AB ilişkilerini olumsuz etkilemez."
Haliyle tam tersi bir önerme de akla geliyor: "Washington-Ankara-Kudüs gerginliği Türkiye-AB ilişkilerine olumlu olarak da yansıyabilir."
Panelde hemen yanımda bulunan Lucio Caracciola'nın genel yönetmeni olduğu Jeopolitik "Li Mes" dergisinin dosya başlığı dikkat çekici idi:"İl Ritorno Del Sultano." (Sultan'ın Dönüşü.) "Li Mes" son sayısında, Türkiye'nin Ortadoğu yaklaşımlarını ve "sıfır sorun" politikalarını inceliyordu.
Güçlenen Türkiye'yi "Yeni Osmanlıcılık" ve "Sultan'ın Dönüşü" olarak izah etmek yeni değildi. Birçok Batılı yazar ve analist de bunu tekrarlıyordu. Bazı siyasi güç odakları ise bu kavramları Ortadoğu halklarının tarihi hafızasını deşelemek için ve "Sizi yüz sene öncesine kadar sömüren Osmanlı geri geliyor" şeklinde bir sopa olarak kullanmakta idi.
Şiddetle ve hararetle itiraz ettim. Osmanlı artık tarihin sayfalarında kalmıştı. "Çadır yanmış, külü havaya savrulmuş"tu. Olup biten Türkiye'nin bölge ile olan ilişkilerinde, coğrafyanın ve kültürün amir hükmü gereği olarak normalleşmeden ibaret idi. Eksen kayması bir yana, tam tersine eksen yerli yerine oturuyordu.
Yükselen güç ise demokrasinin gereği olarak, her konuda olduğu gibi, inanca ilişkin konularda da halkının taleplerini dikkate alan, "Demokratik, Laik ve Modern Türkiye" idi.
Oturum Başkanı Marco Ansaldo, Caracciola'ya bir cevabı olup olmadığını sordu. O ise ayağa kalkıp, tebessüm ederek elimi sıkmakla yetindi.
Necip Fazıl Kısakürek'in meşhur Sakarya şiiri Uğur Işılak tarafından...
14 yaşındaki çocuk, elini kaptırdığı kıyma makinesiyle hastaneye...