05 Ocak 2012 Perşembe
Yazıyı küçült Yazıyı büyüt
Seda ŞİMŞEK
Seda ŞİMŞEK
sedasimsek@bugun.com.tr
Facebook ile paylaş Twitter ile paylaş Arkadaşına gönder Yazdır

Danıştay saldırısından kalma bir başka ince sızı

17 Mayıs 2006'yı, Danıştay 2. Dairesi üyelerine yağan kurşunlar hafızalarımıza kazıdı.
Saldırının gerekçesi hemen üretilmişti: Dairenin "başörtüsü" kararı. Kurgulanan senaryoya göre, faturanın "başörtülülerin iktidarı" olarak görülen siyasi iradeye kesilmesi gerekiyordu. Nitekim Avukat Alparslan Arslan'ın kurşunlarıyla hayatını kaybeden Danıştay 2. Dairesi Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'in cenazesinde fatura adrese tebliğ edildi.

Saldırı yüreğini acıttı

Saldırı ile eş zamanlı olarak meğer "başörtülülerin iktidarını" darbeyle uzaklaştırma planları yapılıyormuş. İşte hakkında bu planlar yapılan Başbakan Erdoğan eşi Emine Erdoğan'la birlikte Özbilgin ailesinin Bahçelievler'deki evine gitti, acıyı paylaşmak için. Bir Başbakan olarak Ankara'nın göbeğinde Danıştay'a yapılan saldırının Özbilgin ailesi ile birlikte en çok onun yüreğini acıtmasından daha tabii ne olabilirdi? Hepimiz bu ziyarete dair ajanslara düşen haberleri okuduk, kimine göre 15 dakika, kimine göre ise 30 dakika sürmüştü.
O ziyaret sırasında evde neler yaşandığını hep merak etmiştim. Çok sonraları öğrendim ne olduğunu. Başbakan Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, acıyı paylaşmak için gittikleri Özbilgin'in evinde, bakışlarda, suskun yüreklerde ve söylenmemiş sözlerde acının müsebbibi ilan edilmişlerdi gizlice. Duygusallığını bütün dünyanın bildiği Başbakan, ama öncelikle bir ana, bir eş, bir kadın olarak Emine Erdoğan ağır yaralı olarak çıktı o evden. Taziye için gittikleri evde gördükleri ve hissettikleri tepki sessizdi belki ama etkisi sarsıcıydı. Bahçelievler'de acının tazeliği ile yaşanan o imalı "sessizlik" o gün bugündür ince bir sızıdır Erdoğanlar'ın gönlünde. Saldırının kimler tarafından, hangi amaçla yapıldığı ortaya çıktıkça bu sızı belki biraz hafifliyordur da, onlara o gün yapılan haksızlık sebebiyle bir özür dileyen çıkar mı acaba?

"Vatan şose boylarında ölmekse"

Uludere'de 35 vatandaşımızın ölümü üzerine yazılanlar malum. "İstihbaratı kim verdi", "İstihbarat yanlış mıydı", "Dağlıca tecrübesinden sonra devlet daha kötüsünden korktuğu için mi bunu yaptı", yahut kast-ı mahsusa ile "Devlet halkını mı bombaladı" vesaire... Bu ve benzeri değerlendirmeleri günlerdir okuyoruz. Hatta kaçakçılık kazancının ülkenin batısındaki asgari ücretin iki katına tekabül ettiği, en çok cenazeyi kaldıran aileden bazılarının KDP'ye casusluktan tutuklandığı haberleri de yapıldı.
Bunların hepsini zihnimden siliyorum. Kaçakçılığı legal, mazur gösterme çabalarını da tamamen dışlayarak, sadece kaybolan hayatlara bakıyorum. Gördüğüm, ölenler çocuklar ve gençlerdi. Yoksullardı. Hepsi borçluydu. Kiminin borcu bir dershaneye kiminin ki belki bir beyaz eşya dükkanına... Şimdi lütfen PKK'nın, KDP'nin, kaçakçının yerine bunları yazın zihninizde. Borçlu, yoksul, çocuk ve genç. Bunlar öldüler, Nazım'ın meşhur mısrasından 50 yıl sonra, sanki o mısrada tarif edildiği gibi: "Vatan şose boylarında gebermekse açlıktan."
Evet, artık şose boylarında açlıktan ölünmüyor bu topraklarda, keşke şose boylarında açlıktan ölünmeyen bu topraklarda sınır boylarında da bombalarla ölünmese. Keşke hep birlikte hepsini unutabilsek, 50 yıl önce Nazım'ın yazdıklarından yola çıkıp 50 yılda gidebildiğimiz mesafeyi birlikte değerlendirip, birlikte üzülebilsek. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz asıl mesele şudur: Bu ülkeyi, bu toprakları sınır boyunda ölen gencecik çocukların "aziz vatanı" kılma irademiz var mı? Var olduğuna inanıyorsak, o iradeyi nasıl hakim kılacağız?
Böyle elim bir vakada CHP ve BDP bu iradeyi tesis etmenin yollarını aramak, bulmak, düşünmek yerine, tek parti döneminin "33 kurşun" olayının versiyonunu 2011'de yeniden filme çekmeye koyuldu. "33 kurşun" kendini devlet sayan bir zihniyetin, yahut o zihniyetten birilerinin, tedip, tertip ve nizam arzusuydu. Faili bu ülkenin adliyesinde mahkûm edildi. Adının kışlaya verilmesi ayıbından da yakın zamanda kurtulduk. Bugün Türkiye, tedip, tertip ve nizam için vatandaşlarını kurşuna dizen bir ülke değil. Farkına varıp, üzerine kafa yormaları gereken bir başka husus da, toplum çok uzun zamandır bir vicdani infialin zemini olarak tabii ki sadece değil ama önce Tayyip Erdoğan'ı kabul ediyor.





Yazarın son yazıları






Yazının Yorumları (0 yorum)



  • Son Dakika
  • Çok Okunan
  • Çok Yorumlanan

Türkiye'ye yazık ediliyor

BUGÜN Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Erhan Başyurt hukuk tanımaz...

Manşetlerde 27 Mayıs Darbesi

27 Mayıs Darbesi, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan ve Türkiye...

Kamer Genç'ten zehir gibi açıklama

"Kavgaysa kavga, silahlı mücadeleyse silahlı mücadele, kana kan...

Pınarbaşı saldırısında şok detay

Pınarbaşı Emniyet Müdürlüğü'ne yönelik intihar saldırısında...

Türkiye-Suriye sınırında çatışma

SURİYE ordusu ile muhalifler arasında Türkiye sınırına 10 kilometre...

"Her kürtaj bir Uludere"

Başbakan Erdoğan, AK Parti Kadın Kolları Kongresi'nde konuştu...

Başakşehir'den anlamlı sergi

Başakşehir Belediyesi’nin eğitim merkezli hizmet anlayışına güzel bir...

Hain saldırının asıl hedefi

Kayseri'de düzenlenen hain saldırının asıl hedefi neresiydi?

Ümit Kocasakal suç işledi

Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan soruşturma...

Silvan yolunda 70 kg bomba

Silvan'da yapımı devam eden Silvan Barajı'nda güvenlik önlemi alan...

Bakın nerde ortaya çıktı?

Fransa'ya sığınan Cem Uzan'ın, tek umudu Galatasaray'ın bir Fransız...

Tatil Budur.com'dan, 2012 erken rezervasyon fırsatları başladı. Ege ve Antalya otelleri'nde ki ucuz tatil fırsatlarını kaçırmayın. Bilgi ve rezervasyon için : (0216) 709 0 709
Erken rezervasyon fırsatları

Bugun Gazetesi internet sitesinde yayınlanan haber, yazı, resim ve fotoğrafların FSEK ve Basın Kanunu'ndan kaynaklanan her türlü hakları Koza İpek Gazetecilik ve Yayıncılık A.Ş'a aittir.
İzin alınmaksızın, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.