17 Mayıs 2006'yı, Danıştay 2. Dairesi üyelerine yağan kurşunlar hafızalarımıza kazıdı.
Saldırının gerekçesi hemen üretilmişti: Dairenin "başörtüsü" kararı. Kurgulanan senaryoya göre, faturanın "başörtülülerin iktidarı" olarak görülen siyasi iradeye kesilmesi gerekiyordu. Nitekim Avukat Alparslan Arslan'ın kurşunlarıyla hayatını kaybeden Danıştay 2. Dairesi Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'in cenazesinde fatura adrese tebliğ edildi.
Saldırı yüreğini acıttı
Saldırı ile eş zamanlı olarak meğer "başörtülülerin iktidarını" darbeyle uzaklaştırma planları yapılıyormuş. İşte hakkında bu planlar yapılan Başbakan Erdoğan eşi Emine Erdoğan'la birlikte Özbilgin ailesinin Bahçelievler'deki evine gitti, acıyı paylaşmak için. Bir Başbakan olarak Ankara'nın göbeğinde Danıştay'a yapılan saldırının Özbilgin ailesi ile birlikte en çok onun yüreğini acıtmasından daha tabii ne olabilirdi? Hepimiz bu ziyarete dair ajanslara düşen haberleri okuduk, kimine göre 15 dakika, kimine göre ise 30 dakika sürmüştü.
O ziyaret sırasında evde neler yaşandığını hep merak etmiştim. Çok sonraları öğrendim ne olduğunu. Başbakan Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, acıyı paylaşmak için gittikleri Özbilgin'in evinde, bakışlarda, suskun yüreklerde ve söylenmemiş sözlerde acının müsebbibi ilan edilmişlerdi gizlice. Duygusallığını bütün dünyanın bildiği Başbakan, ama öncelikle bir ana, bir eş, bir kadın olarak Emine Erdoğan ağır yaralı olarak çıktı o evden. Taziye için gittikleri evde gördükleri ve hissettikleri tepki sessizdi belki ama etkisi sarsıcıydı. Bahçelievler'de acının tazeliği ile yaşanan o imalı "sessizlik" o gün bugündür ince bir sızıdır Erdoğanlar'ın gönlünde. Saldırının kimler tarafından, hangi amaçla yapıldığı ortaya çıktıkça bu sızı belki biraz hafifliyordur da, onlara o gün yapılan haksızlık sebebiyle bir özür dileyen çıkar mı acaba?
"Vatan şose boylarında ölmekse"
Uludere'de 35 vatandaşımızın ölümü üzerine yazılanlar malum. "İstihbaratı kim verdi", "İstihbarat yanlış mıydı", "Dağlıca tecrübesinden sonra devlet daha kötüsünden korktuğu için mi bunu yaptı", yahut kast-ı mahsusa ile "Devlet halkını mı bombaladı" vesaire... Bu ve benzeri değerlendirmeleri günlerdir okuyoruz. Hatta kaçakçılık kazancının ülkenin batısındaki asgari ücretin iki katına tekabül ettiği, en çok cenazeyi kaldıran aileden bazılarının KDP'ye casusluktan tutuklandığı haberleri de yapıldı.
Bunların hepsini zihnimden siliyorum. Kaçakçılığı legal, mazur gösterme çabalarını da tamamen dışlayarak, sadece kaybolan hayatlara bakıyorum. Gördüğüm, ölenler çocuklar ve gençlerdi. Yoksullardı. Hepsi borçluydu. Kiminin borcu bir dershaneye kiminin ki belki bir beyaz eşya dükkanına... Şimdi lütfen PKK'nın, KDP'nin, kaçakçının yerine bunları yazın zihninizde. Borçlu, yoksul, çocuk ve genç. Bunlar öldüler, Nazım'ın meşhur mısrasından 50 yıl sonra, sanki o mısrada tarif edildiği gibi: "Vatan şose boylarında gebermekse açlıktan."
Evet, artık şose boylarında açlıktan ölünmüyor bu topraklarda, keşke şose boylarında açlıktan ölünmeyen bu topraklarda sınır boylarında da bombalarla ölünmese. Keşke hep birlikte hepsini unutabilsek, 50 yıl önce Nazım'ın yazdıklarından yola çıkıp 50 yılda gidebildiğimiz mesafeyi birlikte değerlendirip, birlikte üzülebilsek. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz asıl mesele şudur: Bu ülkeyi, bu toprakları sınır boyunda ölen gencecik çocukların "aziz vatanı" kılma irademiz var mı? Var olduğuna inanıyorsak, o iradeyi nasıl hakim kılacağız?
Böyle elim bir vakada CHP ve BDP bu iradeyi tesis etmenin yollarını aramak, bulmak, düşünmek yerine, tek parti döneminin "33 kurşun" olayının versiyonunu 2011'de yeniden filme çekmeye koyuldu. "33 kurşun" kendini devlet sayan bir zihniyetin, yahut o zihniyetten birilerinin, tedip, tertip ve nizam arzusuydu. Faili bu ülkenin adliyesinde mahkûm edildi. Adının kışlaya verilmesi ayıbından da yakın zamanda kurtulduk. Bugün Türkiye, tedip, tertip ve nizam için vatandaşlarını kurşuna dizen bir ülke değil. Farkına varıp, üzerine kafa yormaları gereken bir başka husus da, toplum çok uzun zamandır bir vicdani infialin zemini olarak tabii ki sadece değil ama önce Tayyip Erdoğan'ı kabul ediyor.