İki hafta kadar önce; Taraf gazetesinin manşetten yayınladığı ve Albay Dursun Çiçek imzalı olduğu iddia edilen "İrtica ile Mücadele Eylem Planı"nın;
Normal
0
21
MicrosoftInternetExplorer4
Genelkurmay dışında kaleme alındığı ve imzanın da Sayın Çiçek'in imzası olduğuna dair "kesin bulgulara" ulaşılamaması, anlamsız tartışmalara yol açtı.
Bu belgenin, Genelkurmay Karargâhı'nda yayınlanmadığı; Sayın Genelkurmay Başkanı tarafından daha ilk günlerde açıklanmıştı. Bir fotokopideki imzanın da, kesin tanımlamasının yapılamayacağını çocuklar bile bilir. Bu arada; beni şaşırtan hatta "kuşkulandıran" tek husus; Sayın Dursun Çiçek'in son ifadesinde, eskiden attığı imzalardan çok farklı bir imza atması oldu. Elde, birbirine benzeyen çok sayıda imza varken ve söz konusu belgedeki imzanın, fotokopiyle "monte edildiği" varsayımı varken; böyle bir "farklılığı" anlayabilmem mümkün olmadı.
Zaten, bu "belgeyle" ilgili olarak kafamda çok sayıda soru var. Acaba böyle bir plan, kime hitaben yazılmış ve imzalanmıştı. Eğer bir makama hitaben yazılmışsa, amaç ne olabilirdi vs. vs...
Bakalım, bu işin sonunda ne çıkacak...
x x x
Bu olay, vesile oldu ve darbe tartışmaları yeniden gündeme geldi. Acaba Türkiye'de, Silahlı Kuvvetlerimiz içinde bazı "cuntalar" var mı? Bu türden cuntalar varsa; acaba bu cuntalarla ilişkisi olan insanların "endişe" ve "beklentileri" neler olabilir? Bu cuntalar nasıl engellenir? Vs. vs...
Bu sorulara eklemek istediğim bir başka soru daha var. Eğer bu belge sahte bir belgeyse; Sayın Deniz Baykal'ın dile getirdiği üzere, şu anda Silivri'de görülmekte olan ve yaygın fakat yanlış bir biçimde; "Ergenekon Terör Örgütü" olarak isimlendirilen dava kökünden çöker mi?
Önce, son soru üzerinde biraz durmak istiyorum. Sık sık dile getirdiğim bir husus yineleyeceğim. Sürekli, "darbe"den söz ediliyor ama bu konuda, birbirinden ayrılması gereken üç kavram var. "Darbe yapmak" ayrı bir şeydir; "darbe hazırlığı yapmak" ayrı bir şeydir; "darbe ortamı hazırlamaya çabalamak" apayrı bir şeydir.
Silivri'de yargılananların; bir darbe yapma "imkân ve kabiliyetleri" olmadığı çok açıktır. Bulundukları konum itibarıyla, bir "darbe hazırlığı" içinde olmaları da söz konusu olamaz. Fakat bu "zanlıların" en azından bir bölümünün; bir darbe ortamı hazırlamaya çabaladıkları çok açıktır.
Gazi Mahallesi'nde bir kahveyi tarayarak, Sünni-Alevi çatışması çıkartmaya çabalamak; Cumhuriyet Gazetesi'ne bomba atmak; Danıştay'a baskın düzenleyerek bir yargıcı öldürmek ve birkaç tanesini yaralamak vb. gibisinden "eylemlerin"; elbette, bir amacı vardı. Bu amaç, ülke içinde bir karışıklık çıkartmak ve "mutasavver" bir darbeye ortam hazırlamaktı. Şimdi, "demokrasi havarisi" kesilen kimi eski rektörlerin; "ordu göreve" pankartları altında miting yapmalarını nasıl açıklayabiliriz? "Ordu göreve" derken; acaba nasıl bir görev öngörülmekteydi?
Sayın Dursun Çiçek imzasıyla yayınladığı iddia edilen belgenin sahte çıkması; bu yaşananları nasıl unutturabilir? Bu dava nasıl düşebilir?
Şimdiye dek, defalarca ve defalarca değindiğimiz konuları yinelemenin sıkıntısı içindeyim ama korkarım, başka çare de yok...
x x x
Şimdi; gene, daha önce değindiğim kimi hususları dile getirmek ve memleketimizde bir "darbe tehdidi" olup olmadığı konusundaki düşüncelerimi yinelemek istiyorum.
Burada; konuyu, farklı açılardan ele alacağım. Önce; demokrasi ve demokratik yaşam açısından düşünürsek; Silahlı Kuvvetler mensuplarımızın, siyasetle "meşgul olmalarının" doğru ve kaçınılmaz bir olgu olarak değerlendirilmesi gerekir. Subay ve (bir ölçüde) astsubaylarımızın, eğitim ve yetiştirilmelerini düşündüğümüz zaman; bu insanların Atatürkçü ve ülke sorunlarına, yakından ilgi duyan insanlar olduklarını görürüz. Ve bir demokraside, "toplumun tüm kesimleri siyasal yaşama katılsın" derken ve bunu demokrasi açısından "sağlık işareti" olarak değerlendirirken; "askerler siyaset yapmasın" demek çok ciddi bir hatadır.
Fakat "askerler de siyaset yapmalı" derken; demokrasinin, "kural ve kurumları" içinde, siyaset yapmalarını beklemek hakkımızdır. Milletin, bambaşka amaçlarla eline verdiği silahı kullanarak ve bu silahı, millete çevirerek siyaset yapmaya; hiçbir biçimde hakları olduğu düşünülemez...
x x x
Bu konuda, dile getirilmesi gereken bir başka husus; toplumumuzun bir kesiminde var olan bir "İslam şeriatı düzeni" endişesidir. Aslında Türkiye'de; kendini Atatürkçü, çağdaş ve laik olarak tanımlayan insanların önemli bir bölümünde; "ordu buna izin vermez" gibisinden bir düşünce vardır ve bunun rahatlığı içindedirler. Fakat işte insanlarımızın bir bölümündeki bu korku ve endişe; Silahlı Kuvvetler içindeki kimi "maceracılara" fırsat vermektedir. Bu maceracılar, insanlarımızın bir bölümündeki bu korkudan yola çıkarak; kendilerine, bir "ikbal ve iktidar" yolu açmak istemektedir.
Bunlara engel olmak da elbette Silahlı Kuvvetler'in görevidir.
Bu konularda, beni en çok rahatsız eden şeylerin başında; "kadrolu Atatürk düşmanlarına" gün doğması oluyor. Bunlara, fırsat vermemek gerekirdi...