Geçici 15. madde...
CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal'ın; 1982 Anayasası'nın, geçici 15. maddesinin kaldırılması konusunu gündeme getirmesini; kendi adına, çok gecikmiş bir öneri olarak değerlendirdim.
Normal
0
21
MicrosoftInternetExplorer4
Böyle bir geçici madde; günümüz demokrasi anlayışıyla, asla bağdaşması mümkün olmayan bir düzenleme idi ve her türlü özgürlüğü; "ama" ve "fakat" takılarıyla ortadan kaldıran, 1982 Anayasası'na bile yakışmıyordu. Eminim, tüm okurlarım biliyordur. Bu geçici maddeyle; "12 Eylül yönetiminin" tüm "sorumluları"; yasal bir koruma altına alınıyor ve yapılan tüm (çoğu insanlık dışı) uygulamalar, tartışma dışı kılınıyordu. Olacak şey değil...
Her ne kadar, çok özgürlükçü bulduğum ve bazen şiddetle özlediğim; 1961 Anayasası'nda, pek de demokratik olmayan, bir Cumhuriyet senatosu var idiyse de; 27 Mayıs Devrimi'ni gerçekleştiren subaylar; "tabii senatörlük" diye bir sıfat uydurarak, kendilerine doğal koruma sağlamışlarsa da; bu farklı bir şeydi. Aradaki farkı görebilmek için; 1961 ve 1983 yıllarında yapılan, Milletvekili Genel Seçimleri'ni karşılaştırmak yeter. 13 Eylül 1980'de başlayan "kâbus" günümüze kadar sürdü gitti.
Sayın Baykal'ın önerisi; aklıma çok farklı şeyler getirdi. Bunların bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum.
x x x
Yukarıda bu önerinin Baykal adına; "gecikmiş bir öneri" olduğunu dile getirdim. Gerçekten; 12 Eylül yönetiminin, uzunca bir süre "Zincirbozan"a mahkûm ettiği ve 1987'de, kıl payı kazanılan bir referanduma kadar, siyasal anlamda "gömdüğü" Deniz Baykal'ın, bu öneriyi çoktan yapmış olması beklenirdi. Fakat "iyi bir şey için, hiçbir zaman geç kalınmış olmaz" anlayışı çerçevesinde; şimdiki girişimini de memnuniyetle karşılamamız gerek.
12 Eylül cuntasının lideri Sayın Kenan Evren; "bu geçici madde kalkar ve beni yargılamak isterlerse intihar ederim" diyormuş. İnsanda, utanma-arlanma kalmazsa, elbet böyle konuşur. Fakat insanları utanmaz yapan şey, kendileri değil; çoğu kez çevreleridir. Atalarımız boşuna, "şeyh uçmaz, müritleri uçurur" dememişler. 17 yaşındaki bir Erdal Eren'i, yaşını büyüterek idam sehpasına gönderirken hiç utanmayan bir diktatör; şimdi, "Mahkemeye çıkmam, intihar ederim" diyormuş. Acaba nasıl intihar etmeyi düşünüyordur?..
1983 sonrasının, (sözde) demokratik iktidarlarının göz yummasıyla; cumhurbaşkanlığı sonrasında, birinci dereceden devlet koruması sağlanan ve bu fukara millete, inanılmaz maliyetler yükleyen Sayın Evren; zaten cumhurbaşkanlığına da, inanılmaz bir "kurgu ile" gelmişti. 1982 Anayasası'na "evet" diyenler; onu da, cumhurbaşkanlığına seçmiş sayılıyorlardı. Eğer Anayasa oylamasında "hayır" çıkarsa, işler tam karışacaktı. "Demek ki, halkımız bizden memnun ve gitmemizi istemiyorlar" diye okuyacaklardı bu sonucu. İnsana çok gülünç geliyor ama o günlerde bu "saçmalık" defalarca ve defalarca dile getirilmişti.
Yüzde 92 küsur oy böyle sağlanmıştı.
Ama insanlar unutuyor…
x x x
1982 Anayasası için yapılan kampanya, öylesine "saçma" bir kampanya idi ki; böyle bir kampanyanın; diktatörlükten çok partili yaşama geçen, (demokrasi demiyorum) hiçbir ülkede, hiçbir "sivri zekâlının" aklına geldiğini sanmıyorum. Belki, aklına gelen de olmuştur ama hiçbiri buna cesaret edememiştir...
O günlerde çıkartılan bir başka yasayla; 12 Eylül "uygulamalarını" eleştirmek de yasaklanıyordu. Bu eleştiriyi yapanlar; 6 aydan 1 yıla kadar hapis talebiyle yargılanacaklardı. Eğer bu eleştiri, basın yoluyla yapılırsa; cezalar iki kata çıkartılıyordu.
Kasım 1993'te, Varlık Dergisi'ne bir yazı yazmış ve geçilmekte olan sistemin; "demokrasi" değil "çok partili düzen" olduğunu söylemiştim. Ancak, bu aşamanın bile, önemli olduğunu da özellikle vurgulamıştım.
Vay efendim... Sen misin, bunları yazan...
Hem ben, hem de Varlık Dergisi yöneticisi, Filiz Nayır Deniztekin hakkında, dava açtılar. Benim yazı, Kasım 1983'te yayınlanmıştı. Söz konusu yasa, Aralık 1983'te çıkmıştı. Çok erken yaşta kaybettiğimiz; değerli arkadaşım, Avukat Raif Ertem; bunu ispat edene kadar, defalarca Selimiye'ye gitmiş gelmişti. Filiz Nayır'la ben, birkaç duruşma sonra "duruşmadan vareste" tutulmuştuk ama yargılanmaya gerek olmadığı kararının alınması, bir yıl kadar sürmüştü.
Raif, hangi sıkıyönetim mahkemesinin, tahsis edildiğini öğrendiğimizde, cidden endişelenmişti. "Burada, bir tezgâh var galiba" demişti.
Fakat yasanın tarihi bizi kurtarmıştı. O, hiç yüzü gülmeyen savcı, acaba şimdi ne yapıyordur?..
x x x
Aradan, neredeyse otuz yıl geçti. Fakat 12 Eylül'ü hiçbir biçimde affedemiyorum.
Evet, Türkiye'de yaşam bir kâbusa dönmüştü; ama bunun için böyle bir "müdahale" şart mıydı? Elbette değildi. Zira bu kâbusa engel olmak ve son vermek, zaten Silahlı Kuvvetler'in göreviydi. Peki bunu neden yapmadılar?
"Biz müdahaleyi önce Mayıs'ta yapacaktık fakat iyice ürksünler diye Eylül'e bıraktık" mealinde sözler söyleyen Kenan Evren ve arkadaşlarının, sorumluluğunu ortadan kaldıracak bir şey var mı acaba?
Elleri titreyen, bir diktatör eskisi de olsa; bu kişiye yakın olmayı, bir marifet sanan zavallılar oldukça; bu türden adamlar konuşur durur...
Konuya devam edeceğim.