Oldu-bitti parti kapatmalara karşıyım. DTP'nin de kapatılmasına karşı olduğumu defalarca yazdım. Ama gelin görün ki, artık dayanamıyorum:
"DTP, bir an önce kapatılmalı!"
Dilerseniz, ağır ağır açıklayayım. "Açılımda gelinen nokta nedir" diye soracak olursanız, DTP, hükümetin "kesinlikle olmaz" diye açıkladığı 3 maddeyi kendisi açısından "olmazsa olmaz açılım maddeleri" olarak ilan etti.
1-Türkler'le Kürtler'in eşit vatandaşlığının Anayasa'ya sokulması.
2-Okullarda Kürtçe eğitim (öyle seçmeli ders falan değil, direkt Kürtçe resmi okul! Hatta Kürtçe'nin resmi dil sayılması)
3-Öcalan ve PKK'nın muhatap alınması.
Hükümetin neden karşı çıktığını bir yana bırakıp, DTP'nin neden illa da bu "üç maddenin gerçekleşmesini" istediğini irdeleyecek olursak...
İlk iki maddeye karışamam. Bir Türk olarak, isteyip istememelerine karşı çıkma hakkını kendimde göremiyorum. Olur, olmaz ama en azından istemek haklarıdır.
Ben de ya karşı çıkarım ya da evet derim. Ama Kürtler'in isteyip istememesi gibi, benim isteyip istemem de çok bağlayıcı olmaz, sonuçta "çoğunluğun" dediği olur!
En fazla, "Çoğunluğun, azınlığın isteklerine önem vermediği demokrasi, demokrasi sayılmaz" diye gürültü koparırım. Bir işe yaramaz, çünkü dünyada, her ne kadar "var" deniliyorsa da öyle bir demokrasi yok. Orman kanunları var. Güçlü olan ve/veya çok olan, son sözü söyler! Edilgenlere de boşu boşuna çenesini yapmak düşer!
Buraya kadar böyle!
Ama gel gelelim, DTP'nin üçüncü isteğini anlayabilmiş değilim.
DTP diyor ki:
"PKK'yı ve Öcalan'ı muhatap al, onlarla görüş. Açılımı öyle yap, yoksa açılım maçılım olmaz! Kabul etmezüüük!"
Mealine gelince:
"Biz DTP olarak beş para etmeyiz. Biz DTP olarak Kürtler'i temsil etmiyoruz. Biz kocaman bir hiçiz! Aracı kurum bile değiliz!"
DTP, kocaman bir "hiç" çıktığına göre, sorarım:
"Böyle bir DTP olsa ne olur, olmasa ne olur. Ben bu DTP'nin kapatılmaması için bir aydın olarak ne mücadele edeyim!"
Kapatın DTP'yi gitsin!
Zaten onlar da "Biz zaten hiç açılmadık ki, dükkân kapalı hocam" diyor!
Öcalan muhatap alınsın mı?
Başlıktaki soru anlamsız!
Aslında İmralı'daki Öcalan muhatap alındı. MİT'çisi, askeri, bürokratı, gitti görüştü. Havasına bakıldı. Bu yüzden "açılım" diye cesaretlenildi.
"Muhatap almayız" derken kastedilen şu:
"Devletin bu işin koordinasyonuyla görevlendirdiği bakanı ya da Başbakan, Apo'yla oturup, pazarlık etmez."
"Apo'yu muhatap almayız" açıklamasının neden kamuoyundaki çalkalanmanın ardından "gecikmeli" olarak yapıldığına gelince. Nedeni çok daha basit.
Apo muhatap alındı, kendisine de söylendi. Apo, heyecana kapıldı. 160'şar sayfalık iki defter cildi halinde "yol haritası" yazdı.
Birinci ciltte daha çok saptamalar vardı. İkinci ciltte ise, pazarlık konusu önerilerin sıralandığı yol haritası.
Bildiğiniz üzere, avukatlar yol haritasını almaya giderken, İmralı vapuru arızalandı(!) Bütün Türkiye arandı, "arızasız" vapur bulunamadı(!) 10 gün sonra vapur bulunduğunda, Apo'nun avukatları "yol haritası"nı cezaevi müdürünün teslim aldığını öğrendi.
Cezaevi müdürü, "ita amiri bildiği Genelkurmay Başkanı'na" hemen "yol haritası"nı iletti. İlker Başbuğ Paşa, bir gece sabaha kadar yatağında yol haritasını okudu.
Ertesi gün, "ayıp olmasın" diye yol haritasının bir fotokopisi de Başbakan'a gönderildi. O da okudu, beğenmedi.
Ardından "beğenilmeyen yol haritası" kayboldu. Apo'nun muhatap alınmayacağı, Beşir Atalay tarafından açıkça ilan edildi. Çünkü muhatap alınacak tarafı yoktu!
Durumu çakan DTP'liler de Apo'nun hevesi kursağında bırakıldığı için karşı atağa geçti. "Apo olmazsa, olmaz" resti çekildi.
Sonuç?
Apo muhatap alındı alınmasına ama açılım açılamadı!
Yol haritası da Erdoğan'la Başbuğ'un başucu kitabı!
Öyle de kalacak, asla "best-seller" olamayacak!
Çünkü piyasaya çıkamayacak!