Amerika'dan Türkiye'ye
Kolomb, 1492'de Amerika kıtasına ayak bastıktan keşif için Küba'nın iç kısımlarına gönderdiği mürettebatı ilk defa tütün içen insanlarla karşılaşmıştı. Amerika Kıtası'nın keşfinden sonra dünyaya yayılmaya başlayan tütün, 1570'lerde Osmanlı coğrafyasına girdi. Tütünün Osmanlı İmparatorluğu'ndaki durumu Fehmi Yılmaz'ın doktora teziyle aydınlatılmıştır. Yılmaz'ın "Osmanlı İmparatorluğu'nda Tütün: Sosyal, Siyasî ve Ekonomik Tahlili (1600-1833)" isimli tezinden tütünün ülkemizdeki macerasını naklediyoruz.
Tütün Türkiye'de ilk defa Milas'ta 1583'te üretildi. 1598'den sonra İngiliz, Fransız ve Hollandalı tüccarlar tütünü başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun büyük şehirlere getirmeye başlamalarıyla birlikte tütün ticareti ve tütün tüketimi yayıldı. Bu gelişme üzerine tütünle ilgili tartışmalar başladı. 1609'da başlayan tütün içme yasağı bazı aksamalarla 1649'a kadar sürdü. Şeyhülislam Bahâi Efendi'nin 1649'da tütünün mübah olduğuna dair fetva vermesinin ardından yasağı resmen kalkmasa da uygulanmaz oldu.
Tütün vergi getirince aleyhine konuşmak suç oldu
Yasağın kalkmasıyla birlikte 17. yüzyılın ortalarından itibaren Makedonya, Marmara ve Ege bölgeleri ile Halep ve Lazkiye'de tütün ekimi yoğun olarak yapıldı. 19. yüzyılın ikinci yarısında imparatorluğun yüzde 38'inde 150 bin çiftçi 1 milyon dönümde tütün tarımı yapıyordu.
Selanik, Yenice-i Karasu, İzmir, Lazkiye, Halep, Sam, İskenderiye, Kahire ve Samsun gibi şehirler tütün ticaretinde öne çıktı. Tütün esnafı 18. yüzyılın ilk çeyreğinde lonca teşkilatı içinde teşkilatlandılar. Tütün 1688'de gümrük vergisine tabi tutuldu. Tütün tarımından da vergi alınmaya başladı.
Tütün zamanla o kadar önemli bir ürün hâline gelmişti ki imparatorluk yönetimi 1861'de ithal edilen maddelerin gümrüklerini yüzde 5'ten yüzde 8'e çıkartırken, ham tütünün ithalini yerli üretimi ve ticareti korumak amacıyla tamamen yasakladı. Mamul tütün ürünlerini de o zamana kadar hiç görülmemiş bir şekilde yüzde 70-75 oranında vergilendirdi.
Fehmi Yılmaz'ın tespitlerine göre 18. yüzyıldan itibaren tütün gelirlerinin hazinenin önemli gelir kaynakları içinde yerini alması ve esham sisteminin ilk defa tütün mukataalarında uygulanışı, bu sektörü diğerlerine göre daha önemli ve ayrıcalıklı hale getirdi. 18. yüzyıl başında tütünden alınan vergi bütçenin yüzde 1'i civarındayken, bu oran 19. yüzyılın ikinci yarısında yüzde 5'ine ulaşmıştı. Bu yüzden 17. yüzyılda tütün lehinde risale yazan bir kişi devlet nazarında tehlike arz ederken, 19. yüzyılda tütün aleyhinde bir risale yazan, devlet nazarında tehlikeli kabul edilerek, Afyon Kalesi'ne hapse gönderilmişti.
Dördüncü Murad'ın yasakları
1633'te meydana gelen büyük İstanbul yangını, şehrin beşte dördünü yok etmişti. Bu hadise üzerine kahvehanelerde hoşnutsuzluk dile getirilmeye başlandı. Dördüncü Murad otoritesini daha yeni kuruyordu. Bu durum karşısında padişah bir ferman yayınlayarak, kahve ve tütün içilmesini yasakladı. Kahvehaneleri kapattı. Bir yıl sonra meyhaneler de kapatıldı ve içki yasağı başladı. Bu yasaklara uyulup uyulmadığı bizzat Dördüncü Murad tarafından sıkı ve sert bir şekilde denetlendi. Onun hükümdarlığı müddetince de bu yasaklar uygulandı. Kahve ve meyhanelerin kapatılmasının asıl sebebi buraların muhalefet odağı olup, devlet yönetiminin eleştirilmesiydi. Bu yasaklarda tutuculuğu ile tanınan devrin önde gelen ulemasından Kadızâde'nin de tesiri vardı.
Dumandan göz gözü görmez oldu
Önemli Osmanlı tarihçilerinden Peçuylu İbrahim, tarihinde tütünün Türkiye'de yayılmasını "İnsanlar arasında o kadar rağbet gördü ki, ayak takımından bazı insanların tütünü çok içmelerinden hâsıl olan duman yüzünden kahvehanelerde insanların birbirini görmesi güçleşirdi. Sokaklarda ve pazarlarda insanların lüle ellerinden düşmez olup birbirinin yüzüne gözüne puf puf ederek sokakları ve mahalleleri kokuttular ve tütün üzerine şiirler yazarak münasebetsiz bir halde okuttular. Bu yüzden birçok münakaşalar oldu. Bunun kötü kokusu hemen her içenin sakalını, bıyığını, sarığını ve hatta iç çamaşırlarını ve evinin içini kokuttuğu gibi, halı keçe gibi evlere serilenleri de yer yer yaktığı, külü ve kömürü ile her tarafı kirlettiği, uyuduktan sonra dimağa çıkan kötü kokusu ve bunlar kâfi değilmiş gibi daima kullanmanın neticesi olarak çalışmaktan ve elleri iş görmekten geri kaldılar" şeklinde anlatır.
Payitaht-ı Zemin'in plan ve haritaları
Batı'da bir şehirle, bir devletle, herhangi bir olayla, bir savaşla veya bir konuyla ilgili haritaların bir araya getirildiği birçok kitaba rastlarsınız. Ancak bizde bu tür kitaplar yok gibidir. Ayşe Yetişkin Kubilay, Payitaht-ı Zemin, yani dünyanın başkenti İstanbul'un 1422-1922 yılları arasında muhteşem görüntülerini içeren 100 harita ve planı bir araya getirdi. İstanbul için bu kadar haritanın ilk defa bir araya getirildiği kitap da Ağaoğlu sponsorluğunda Denizler Kitabevi tarafından "İstanbul Haritaları, 1422-1922" adıyla yayınlandı. Christoforo Buondelmonte'nin 1422 yılındaki planıyla başlayan kitap, 1922 yılına ait Jacques Pervitich'in sigorta haritasıyla sona eriyor. Harita ve planlarda İstanbul'un birbirinden muhteşem görüntüleriyle karşılaşıyoruz. Bu haritalar aynı zamanda İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethinden sonra Türk idaresindeyken nasıl büyüyüp geliştiğini gözler önüne seriyor.
İstanbul'un birbirinden muhteşem bir şekilde gözler önüne seren Sebastian Münster'in 1544'te, Braun-Hogenberg'in 1572'de, Jean Baptist Liebaux'un 1705'te, Johann Baptist Homann'ın 1730'da, Georg Matthaus Seuter'in yine 1730'da yayınladığı haritalar ile 1750'de yayınlanan ve yayıncısını bilmediğimiz anonim harita mutlaka görülmeli.