Aslında sorun, "TEKEL işçileri sorunu" gibi görünüyor ama, değil.
Çok daha genel bir sorunu var Türkiye'nin. "İstihdam fazlası" sorunu. Yani iş az, işçi çok.
Bu yüzden, çalışabilir nüfusun yüzde 13 küsuru işsiz. Bu, rakam olarak 3 milyon küsur insana denk geliyor.
İşsizlikten öte, herhangi bir iş sahibi olanların büyük kısmının durumları da çok iç açıcı değil:
Sigortasız çalışmaktan asgari ücretle çalışmaya, işten atılmanın iki dudak arasında bulunduğu yani iş güvenliğinin "Hak getire" olduğu durumlara kadar her biri ayrı sefaleti sergileyen "işçi" vaziyetleri...
Hükümet, TEKEL işçilerinin sorununu çözdü diyelim, ardından 200 bine yakın insanın benzeri durumu geliyor...
Türkiye, açlık sınırında bilmem şu kadar, yoksulluk sınırında bilmem şu kadar insanın bulunduğu bir ülke... (Başbakan daha dün "Memlekette 10 milyon fakir fukara var" dedi.)
Yani, adamın bir kazancı var ama açlık-yoksulluk sınırında...
Bütün bunlar nasıl çözülecek?
Hükümetlerin çok bilinen bir özdeyişi vardır:
-Almadan vermek Allah'a mahsustur.
Doğru.
Onun için hükümetler önce almaya çalışırlar, alabildiklerinden de vermeye...
Hükümetler, ülkenin vatandaşlarından alırlar. Dışarıdan borçlanıyorlarsa onu da yine vatandaşlarından aldıklarıyla öderler. Yani sonuçta hep biz öderiz.
Şimdi devlet adına kime ne veriliyorsa, bir kısım vatandaştan alınıp veriliyordur.
"Bir formülüm var" dedim.
Ne formülüm olacak, bunca iktisatçının bilmediği?
Benimkisi, hesap bilmeyen adamın ya da başkasının kasası ve kesesiyle hesap yapmaya çalışan adamın formülüdür.
Bir ara Başbakan, işsizlik meselesinin çözümü için önermişti:
-Her iş adamımız bir işçiyi istihdam etsin, işsizlik sorunu önemli ölçüde çözülür demişti.
Ne kadar kolay bir çözüm ya da ne hesapsız bir çözüm.
Ama kimse "Bir fazla işçi çalıştırmak" için öne çıkmadı.
Şimdi bir de benim çözümümü dinleyin. Ben diyorum ki:
-Çözmüşken sadece TEKEL işçilerinin sorununu değil, işsizlerle birlikte, işten çıkarılacak başkalarının da sorununu çözelim.
İşte size şahane bir hedef.
Nasıl olacak bu?
Yine diyorum ki:
-Herkesin maaşından 100 lira keselim ya da akaryakıt-iletişim ÖTV'sini şu kadar daha artıralım! Bir fon oluşturalım. "TEKEL işçilerine ve işsizlere maaş fonu." Bir "insanca geçinme" rakamı belirleyelim. Onu, söz konusu kişilere ödeyelim. Galiba bu rakam, TEKEL işçilerinin bugüne kadar aldığı 1500-2200 TL arasında değişecektir. Bunun ortalamasını alırız olur gider.
Ne o?
Tutmadınız mı?
"Nasıl olur bu" mu diyorsunuz?
Bu "Nasrettin Hoca'nın borç ödeme tekniği"nden alınmış bir modeldir.
Hani alacaklısı kapıya dayandığında Hoca demiş;
-Evin önüne diken ektim. Buradan koyunlar geçecek. Geçerken yünleri takılacak. Onları toplayıp satacağım ve senin alacağını ödeyeceğim.
Alacaklı gülmüş. "Hoca, benimle dalga mı geçiyorsun" demiş. Hoca ise çok pişkin:
-Köftehor demiş, peşin parayı gördün nasıl da sevinirsin.
O misal.
Benim önerimi okuyunca herkesin elini cebine attığını görür gibi oluyorum. Yoo, "Al sana 100 lira" demek için değil. Cebinde 100 lira var mı yoklamak için.
Asgari ücret 571 lira. Al 100 lirasını ver fona... Oldu mu? Olmadı.
"Herkesten 100 lira keseceğim, işsizlere maaş ödeyeceğim" diyen bir iktidarın karşı karşıya kalacağı isyan fırtınasını düşünebiliyor musunuz?
Belki ilk başta da, TEKEL işçileri direnişini destekleyenler isyan edecek.
Türkiye'de bir gelir dengesizliği var. Bir masada 5 asgari ücret ödeyen de var, asgari ücretle 5 kişilik aileyi geçindiren (!) de var. Asgari ücreti bulamayan bile var. Bunun sancısı da var. Hükümet(ler) de işin içinden çıkamıyor.
Ekonomi, işsizliği ortadan kaldıracak boyutta büyüyemiyor. Ama bizler, üretmediğimizi tüketmek üzere formatlanmış bulunuyoruz. Çağ bu. Kapitalizmin çarkı, tüketme ile dönüyor ancak. Tüketme tükendiğinde ise kapitalizmin çarkları işlememeye başlıyor.
Benim yukarıda sunduğum formül, belki sosyalist mantıkla anlaşılabilir bir formül. Ama sosyalizm de tıkandı o süreçte. Sonunda baktık, sosyalizm de geniş halk kitlelerini ölmeyecek kadar yaşatma başarı(!)sını gösterirken, politbürolar dünyasında dolar milyarderleri üretmiş.
Arayacağız, daha insanca bir dünyayı arayacağız ya da önce iktidarları, sonra birbirimizi yiyeceğiz.
yorumları oudum çok şaşırdım islamda paylaşma vardır. hocamı tanıyalar bilir ki makalede bu düşünceyle yazılmış.merak ediyorum formülü ugulayacak siyasetçi varmı bu ülkede.
kimse almış olduğu hakı geri vermek istemez bende olsam aynısını yaparım kimse suçlamaya gerek yok yöneticiler üretken olsun kapı dışı yerine üeretime katsınlar
o işcilere o maaşı veren eski siyasetçilere ödesin milletin parasını batır asgari ücretin 4 katı maaş öde sonrada hükümeti suçla son sözüm tekelcilere 4c yi arayıpta bulamayan milyonlarca ünüversite mezunu var payasa pirince giderken evdeki bulgurdan olacaksınız ben olsam tazminatınızı ödedim ne haliniz varsa görğn derdim milletin sırtına kene gibi yapışmayı bırakın artık harç bitti yapı paydos size gaz veren sendika ağaları siyaset baronları ödesin 1 ay maaşınızı samimi iseler
tekel işçisi ne üretiyorki karşılığını istiyor onlara verilen her haksız para işsizler ve ürettiği halde hakkını alamıyanların vebalini yükler sırtlarına
bu işçileri buraya fazladan yerleştiren cenahtan bunların hesaplarından alınsa nasıl olurki ben mi yerleştirdim oraya onları yatarak aldığı paraları yesinler sonrada bir yere gelip iş kursunlar uyanıklar daya sırtını devlete arkanda sendikacı dayıları oh ne ala memleket bende isterim
hocam var olanı bölüşmekten bahsediyorsunuz. ben de diyorum ki üretmek çözer işsizliği. önce kaynaklarımızın tesbitini yapacağız. doğuda ve güneydoğuda atıl durumda yüzbinlerce dekar arazimiz var. hayvancılık dünyanın yükselen yıldızı. altışar aylık kurslarla bunu genç nesile öğretebiliriz. mer'aların ıslahı ve hayvancılık. ikincisi terörü durdurup o bölgelerdeki yeraltı kaynaklarını değerlerndirecek fabrikalar kurmak tabii özel sektörce. fosfor yataklarımız buna bir örnektir.
niçin sendikaların mal varlıkları gündeme gelmiyor,sendika başkanlarının mal varlıkları yaşam biçimleri ne alemde?önce onlar bir katkıda bulunsunlar,sonra da destek verenler 250 şer lira katkıda bulunsunlar, destek vermeyenler niçin bu oyuna katkıda bulunsun ki?