Bu yemyeşil yaprakların tazeliği ve tatlı sarı çiçeklerin mis gibi kokularının salonu kaplaması için sadece biraz ışık ve suyun yeterli olması büyük bir nimetti aslında. Nimetti ama benim için yetersizdi işte... Her ne kadar çiçek yetiştirme hevesimin tohumları ilkokulda, ıslak pamukların arasına yerleştirdiğimiz fasulye tanelerinin, pamuklara canhıraş yapışmış kökler arasından kafalarını uzatan incecik yeşil filizleri zamanlarında atılmış olsa da doğa sevgim yıllar önce saygıyla birleşmiş, bu güzelim canlıların camlarımın kenarında ölüp durmalarını artık seyretmeme kararı almıştım. Naneden orkideye uzunca bir veda listem vardı.
Çiçekler o kadar güzel kokuyor, karşımdaki gözler o kadar güzel bakıyordu ki “yeni yaş kararları”ma gayet önemli bir madde eklenivermiş oldu; bu çiçeği yaşatacağım.
İlk aylar herşey yolunda gitti. Birçok ilişkide olduğu gibi. Bu sefer kendimi aştım, çiçeğimi öpüp koklayıp, arada iki çift laf edip, buz gibi akşamlarda odama alıp, suyunu ışığını sürekli kontrol ettim. O da karşılığında gülümseyip tomurcuk üstüne tomurcuk açtı, hem de kar kış demeden. Tam bu sefer başardığımı düşünüyordum ki yemyeşil yapraklar üzerinde kahverengi lekeler dikkatimi çekti. Birkaç yaprak cebimde, büyük bir seradan içeri girip sıkça görüldüğüne emin olduğum bu bitki sorunu için bir ilaç almaya kadar götürdü beni bu seferki azmim.
“Önemli bir şey değil bu hemen geçer” dedi ilgili kişi. Sevindim. Sonra komik bir bakışma süresi geçirmeye başladık. Ben soran gözlerle ve hatta kaşlarla, o da inatçı bir gülümsemeyle anlaşmaya çalıştık bir süre. Sonunda bir fani olduğumu ve konuşarak anlaşmamız gerektiğini anlamış olacak ki beyefendi “reçeteniz nerede?” demek lütfunda bulundu. Eh biraz daha bakıştık tabii. Bu kez küçük şaka karşısında gülümseyen ben soran gözlerle bakan o oldu bir süre.
Gerçekten reçete almam gerektiğine biraz zor ikna oldum. Aslında hala olabilmiş değilim ama durum bu. Evde bir saksı çiçek bile besliyor olsanız siz artık bir “amatör çiftçi”siniz! (Beni bu sıfata layık gören devlet büyüklerime teşekkürü bir borç bilirim.)
Tarım ilaçlarını kontrol altına almak adına yürütülen bir uygulamayla bahçenizdeki ya da evinizdeki bir çiçek hastalanırsa artık Tarım İl ve İlçe Müdürlüklerine gidip reçete almanız gerekiyor. Bırakın hayvancılıkta kullanılan yemleri, market reyonlarından GDO’lar süzülürken, eczaneler envayi çeşit ilacı poşetlere doldururken evdeki bir çiçek saksınıza reçete istenmesine ağlar mısınız, güler misiniz? Hadi bunun adına medeniyet yolunda atılmış çok önemli bir adım diyelim ve çok sevinelim. Peki ilacın sizin beyanınıza göre yazılıyor olması ve kullanımının denetlenmemesi nasıl oluyor?
70 yaşındaki Emine Teyze bahçesindeki 40 kök meyva ağacı için ziraat fakültesine ilaç almaya gider, ağaçlarda ballanma oldu der (buna beyan diyoruz), görevli kişi de kullanması gereken ilacın adını söyler ve bir kağıda yazar (buna da reçete diyoruz), kadıncağız elindeki kağıtla bayiye girer ama tabii ki ilacı alamaz. Reçete kalmadığı için bunun bir kağıda yazılmış olduğunu karşısındaki de bir Türk olmasına rağmen nedense anlayamaz, ilacı vermez. Yok bu fıkra değil; Gölbaşı Velihimmet yöresinde yaşanan, yaşanacak daha binlerce benzeri gibi küçücük bir hikaye.
Gazeteleri açıyoruz katillerini devletin koruduğu cinayetler, paraları yetmediği için hastanelerden çıkarılmayan hastalar, ilk karda kesilen elektrikler, aileleri tarafından canlı canlı gömülen kız çocukları, kitapları yüzünden tutuklanan yazarlar, töre
kurbanı kadınlar, belediyelerce zehirlenen sokak köpekleri, altı mühimmat deposuna çevrilmiş bir ülke, yumruklaşarak anlaşmaya çalışan meclis üyeleri...
Çiçeklerimiz Avrupa Birliği’ne bizden önce girecek belli. Buna sevinelim bari.