İnsan hakları, hayvan hakları, eşitlik, adalet, huzur, güven, doğaya, çevreye saygı, yardımlaşma, barış, hep onların parmaklarının ucunda... Tenleri şeffaf, saçları gümüş, dişleri inci, kalpleri pamuk toplumlar... Onlarda hapis yok, suçluları SPA’larda bakıma alıyorlar, sokaklarda yaşayan binlerce işsiz, aç insanı beş yıldızlı otellerde ağırlıyorlar, işkence, cinayet, tecavüz, ekonomik kriz hiçbiri buralara uğramıyor. Din, dil, ırk ayrımı nedir bilmiyorlar, açmışlar koca kucaklarını her milletten insanı sevgiyle bağırlarına basıyorlar. Bankalar yüksek faizlerle sömürmeyi çoktan bırakmış, halkı tüm yatırımlara ortak etmiş. Elektrik, su, gaz, yollar bedava. Hava mis. Ozon tabakası Avrupa üstünde üç kat kalınlaşmış. Sokaklarda millet birbirine selam verip hal hatır sormaktan gidecekleri yerlere varamıyor. Avrupalıların sırtlarında küçük kanatlar çıkmış, oradan oraya uçup duruyorlar. Uçarken yerlere sarkan yemyeşil dallardan yemiş topluyorlar...
Nasıl özenmeyelim ki biz şimdi Avrupalı olmaya? Bir zamanlar temizliği, medeniyeti, mimariyi hatta insanlığı öğrettiğimiz bu kıtanın karşısında şimdi nasıl boynu bükük durmayalım? Biz kimiz ki?
Sabah akşam öyle yazılar okuyor öyle haberler dinliyoruz ki Avrupa Birliği ile ilgili, artık insanın aklına bu manzaralar geliyor. Yaşam standartlarımızı yükseltmemiz, insanın insan gibi muamele görmesi, tüm canlılara saygılı davranılması, ekonominin düzgün işlemesi için akıl sahibi olmak, bu akla vicdanı, haysiyeti, sevgiyi ve saygıyı eklemek yetmiyor mu?
One minute! kulaklarımızda hala. Sadece bizim değil eminim ki dünyanın kulağında. Sırada okkalı bir “une minute!” var Avrupa’ya seslenilecek. Şöyle Fransız semalarına...
Yıllarca sömürgeleri altında ikinci sınıf insan muamelesi yaparak yaşattıkları Cezayirlileri nasıl nükleer denemelerde kullandıklarını okumak kimi şaşırtmış olabilir ki? Amerika hangi ülkeye girip at koşturuyorsa, deli Don Kişot’un Sanço Panço’su gibi yanından ayrılmayan bir başka sömürgeci İngiltere’yi mi şaşırtır bu haberler, ırkçılığın kalbinin attığı Almanya’yı mı, uyuşturucuyu serbest bırakmayı marifet sayan, bunu ekonomiye katkı olarak gören Hollanda’yı mı, dünyanın silah madeni kuzey ülkelerini mi? Herhangi birinden neden kınama duymuyoruz, dünya neden ayağa kalkmıyor acaba?
İnsanların yaşam standartlarını iyileştirecek, dengeli bir ekonomide huzur ve güven içinde yaşanacak bir dünya düzeni tabii ki herkesin hayali. Ama bunun yolunun Avrupa patikalarından geçtiği söylemlerine neden ihtiyaç duyuyoruz?
Dört yanımız denizlerle çevrili, bütün ülke bereketli topraklarla örtülü, hemen her çeşit maden çıkıyor altından. Manavlarında dört mevsim her çeşit meyvanın sebzenin çuvallarla yığılı olduğu ve kilo ile satıldığı sayılı ülkelerden biriyiz millet karpuzu bile dilim dilim satarken. Ellerimiz kalem de tutuyor çivi çekiç de. Sanayinin gelişmemesi için hiçbir mantıklı sebep yok.
Bir zamanlar dünyanın en ihtişamlı imparatorluğuna sahip topraklar üzerinde yaşarken şimdi neden aynı hayali kurmayalım? Batıda kurulmuş bir birliğe girmek için çırpınmak yerine batının katılmak için çabalayacağı mükemmel bir dünya düzenini neden şimdi biz oluşturmayalım? Hayal mi? Ya değilse? Bekleyelim, görelim. Ama önce inanalım.
İtalya'da 2008 yılında 103 çift tarafından kırılan rekor, farkla...
Eskiden kar İstanbul'a geldi mi, gitmek bilmez Boğaz ve Haliç bile...
İzmir’de yanan bir otomobilin arka koltuğunda 'parka gidiyorum' deyip...