Bu gün itibarıyla amirallerden, generallerden ve albaylardan 33'ü tevkif edilmiş durumda. Yeni gözaltılar devam ediyor.
Bu arada, Türkiye'de darbe hukukçuluğunun (!) sembol ismi Sıddık Sami'ye (*) rahmet okutacak, değerli hukukçularımızın varlığına da tanık olduk. 1972'de öldü zannettiğimiz Sıddık Sami Onar, meğer tenasühle (!) birilerinin bedeninde yeniden dirilmiş de haberimiz olmamış.
Yeni dönemin darbe hukukçuları, önce çarşaf çarşaf yayınlanan darbe teşebbüsü belgelerini, "kimin hazırladığı belli olmayan senaryo iddialar" olarak görmüşler, belgelerin kriminal incelemelere tabi tutulup gerçekliği sübut bulunca da ağız değiştirip, "Efendim bunlar adı üstünde plan ve senaryo. Kâğıt üzerindeki planlar ve senaryolar ise yasalarımıza göre darbe suçunu oluşturmaz" demeye başladılar.
Kimilerine göre ise bu durum "nâkıs darbe teşebbüsü" imiş. Pes doğrusu. Sormak gerekiyor, eğer darbe teşebbüsü "nâkıs" değil de, "kâmil" olsa idi, onları muhakeme edecek bir merci bulunabilir miydi? 1960'ta, 1972'de ve 1980'de olduğu gibi.
Ortada, eskilerin deyimiyle "tevili gayrikabil durumlar" ve çuvala girmeyen mızraklar var: Poyrazköy'de, Zir Vadisi'nde ve diğer yerlerde bulunan silahlar. Bunların Sayın Genelkurmay Başkanı'nın ilan etiği gibi "boru" olmadığı ve zanlılarla irtibatı ortaya çıktığında darbe hukukçularımız nasıl yorum getirecekler acaba?
Niyet okuyarak, birilerinin laikliği ortadan kaldırma potansiyeline haiz olduklarını ileri sürerek, partilerinin kapatılmasını ve kendilerinin cezalandırılmasını isteyen ve "silahsız tek kişilik çete kurma" garabeti ile muhakeme edilen Fethullah Gülen davasında seslerini çıkarmayan hukukçularımızı tarih elbette kaydedecek. Gelecek nesiller de bunları hatırlayacaklar... İbretle ve dahi lanetle.
Deniz Baykal'ın değerlendirmeleri ise, tam bir mantık fukaralığı sergiliyor. "Bu kadar büyük çaplı bir operasyon demokratik ülkelerde olmamıştır" buyuruyor.
Yahu mirim! Başta komşumuz Yunanistan olmak üzere, İtalya'da ve bazı Güney Amerika ülkelerinde, generallerin tutuklandığı ve hatta mahkûm edildiği dönemler, "demokratikleşme" süreçlerine işaret etmiyor mu?
Bu ülkede, milletin seçtiği başbakanların ve bakanların idam edilmesini kınayamayanların, generallerin tutuklanmasını yadırgamaları ne kadar tuhaf değil mi?
Hele hele söz konusu kişi, gençliğinde merhum Menderes'in yakasına yapışan kişi ise büsbütün tuhaf...
(*) Genç kuşaklar için küçük bir not: Dindar-demokrat kitlenin farklı bir unvanla andığı, Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, 1960 askeri darbesi sırasında İstanbul Üniversitesi Rektörü idi. "Yassıada Cunta Mahkemesi"ni meşru ilan etti. Darbecilerin talepleri istikametinde bir Anayasa hazırlamakla görevlendirilen kurula başkanlık etti.
Darbecilerin, sahte alkışların rehavetiyle, milletin kendilerine teveccüh ettiğine güvenerek, kendisinden cumhurbaşkanını halkın seçeceği bir düzenleme yapmasını istedikleri, onun da "Bu millete güven olmaz. Tutar ya Said Nusi'yi veya bir talebesini seçer" dediği söylenir. "Talebe"den kastettiği, Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'dir. Nitekim Başgil cumhurbaşkanlığına aday olmak istemiş ancak genç subayların silahların namlusunu kendisine göstermesi suretiyle ikna edilerek (!) vazgeçirilmiştir.
İtalya'da 2008 yılında 103 çift tarafından kırılan rekor, farkla...