Pozitif değerlerle negatif olguların bütününü bu bağlamda dengeleyici unsurlar olarak görmek mümkün. Ne ki olguların kategorik ayrışımını en üst otoritenin mutlak tercihine bırakmak bir ön şart.
Biz, söz konusu ayrışımlar bağlamında eşya konumunun nötr vaziyette olduğunu düşünüyoruz. Ve hayır ya da şerre, iyi ya da kötüye, güzel ya da çirkine dönüşümlerin, Allah'ın emir ya da yasağından sonra gerçekleştiğini kabul ediyoruz. Bu kabulden dolayıdır ki, hakkımızdaki hayır ve şerrin tayinindeki tercihi, hayır ve şerri kudreti elinde tutan Rabbimize bırakıyoruz. Sonra da O'nun bu tercihinden razı ve hoşnut oluyor; sabır ve şükürle mukabelede bulunuyoruz.
Kadere imanımızla kederden kurtuluyor, "Mevla'm görelim neyler, neylerse güzel eyler" diyerek huzura eriyoruz. İşlediğimiz hataların, yanlışların, günahların vebali altında ezilirken bile, seyyiatımızın hasenata tebdili ihtimaliyle ümidimizi her an zinde tutuyor, O'nun rahmetinin, gazabı önündeki varlığı bilinciyle affını dilenmeye cesaret, fazlını istemeye cüret ediyoruz.
Zıtların birbirini tarif edici rolünden de bahsetmemiz gerekir. Biz, gündüzü gece ile sıcağı soğuk ile tanıdığımız gibi, sıhhatin, afiyetin, bolluğun, bereketin, tokluğun, hayatın varlıklarını ve değerlerini de her birinin zıddıyla bilip tanıyoruz. Ölüm bize hayatın değerini öğretiyor. Açlık, tokluğun nasıl ilahi bir nimet olduğunu ihtar ediyor. Bereketten mahrumiyet, nasıl bir keyfiyet kıyımına maruz kalındığını hal diliyle seslendiriyor. Darlık zamanları, bolluk vakitlerine endazelik ediyor. Hastalıklar, musibetler, sıhhatin, afiyetin ne denli paha biçilemez rahmet lütufları olduklarına ilancılık yapıyor. Ve böylece varlık kıymetlerimiz hem çoğalıyor hem de çeşitleniyor. Zıtlar arası yaşanan bu "gel-git"ler, her seferinde bizi şerr-i mahz olan yokluktan uzaklaştırarak hayr-ı mazh olan vücuda yaklaştırıyor; zahiri şerler bizi, gerçekteki hayırlarla tanış kılıyor.
Bazen gülüyor, bazen ağlıyoruz. Üzüldüğümüz olduğu gibi sevindiğimiz de oluyor. Kimi kere hüşyar gönlün zümrüt tepelerinde dolaşıyor, kimi kere gafil kalbin dehlizlerinde sürünüyoruz. Kâinata sığmadığımız bastlar da bizim halimiz, bir katrede boğulduğumuz kabzlar da bizim halimiz. Kazandığımız olduğu kadar kaybettiğimiz de oluyor. Hatta bazen kaybetme vetiresinde kazanıyor, bazen kazanma turnikesinde kaybediyoruz. Dahası, bazen kazandığımız bize kaybettiriyor da kaybettiğimiz bize kazandırıyor.
Zıtların çocuğuyuz; zıtlarla besleniyor, gelişiyor, serpiliyor, boy atıyoruz. Sevgimiz, nefretimizin gölgesinde daha bir inkişaf ediyor. Dostluk duygumuz, düşmanlık güdümüzün dürtüleriyle daha bir uyanıyor, kendine geliyor. İyimserlik yanımız, kötümserlik tarafımızın elinden kurtulmaya çalıştıkça daha bir kuvvetli, daha bir dirayetli oluyor. Korku cesaretimizi, hüzün sürurumuzu aşılıyor, bilinir, görünür hale getiriyor. Ezcümle, ana rahmi gerçekliğinde, benliğimizin ışığı, nuru, yine benliğimizin zulmetinde, karanlığında oluşuyor, gelişiyor, sürgün veriyor, meyveye duruyor.
Biz, kozmik âlemdeki ve dış dünyamızdaki zıtlıkları da işte bu mahiyetimizin aynasıyla seyrediyoruz. Şeytanların yaratılmasını, yaratılış hikmetleri yönüyle mutlak hayır biliyoruz. Onların bize tasallutunu istidat ve kabiliyetlerimizin gelişmesine önemli bir vesile ve fırsat sayıyoruz. Kışı, karı, buzu, soğuğu, fırtınaları bir bahar muştusu olarak okuyoruz. Vaktinde gelen kara bulutu, biraz sonra yere inecek rahmet damlalarının billurlaşmış aklığı olarak görüyoruz. Ve güncelimizi işgal ile üzerimize üşüşen bunca kine, nefrete, düşmanlığa karşı da yüreğimizin sesini yine bu çizgi doğrultusunda dillendiriyoruz:
"Ey düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın,
Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın." N.F.K.
İtalya'da 2008 yılında 103 çift tarafından kırılan rekor, farkla...
Eskiden kar İstanbul'a geldi mi, gitmek bilmez Boğaz ve Haliç bile...
İzmir’de yanan bir otomobilin arka koltuğunda 'parka gidiyorum' deyip...