Avatar görsel efektleri dışında çok klişe bir film...
Üstelik de oldukça sıkıcı! Hak ettiği üzere de sadece "görsel efekt" oscarını alabildi.
Kathryn Bigelow'un en iyi yönetmen, The Hurt Locker'ın ise en iyi film seçilmesine de sevindim. The Hurt Locker çok etkileyici bir film. Aramızda normal görünen bazı insanların savaş nedeniyle "adrenaline" olan bağımlılıklarının nasıl ortaya çıktığını mükemmel anlatıyor.
En iyi kurgu, en iyi özgün senaryo, en iyi ses kurgusu ve en iyi ses miksajı ödüllerini de topladı.
Özellikle ses kurgusu ve miksajını tartışmasız hak ediyor. Ses kurgusu nedeniyle filmi izlerken insan bazen savaşın ortasında bazen de yanında buluyor kendini. İzlerken dikkat edin ne dediğimi anlayacaksınız.
Üzüntüm ise District 9'un bir ödül bile alamamış olması. Bu filmin hakkının yendiğini ve değerinin bir on yıl sonra daha fazla anlaşılacağını düşünüyorum.
District 9'un ilk on beş dakikasını izledikten sonra az daha izlemekten vazgeçecektim. Ancak bir süre sonra yönetmenin ne yapmak istediğini, yaratmak istediği duygu ve vermek istediği mesajın farkına vardım, şapka çıkardım. Çok ilginç bir film. Mutlaka izleyin.
Oscar ödüllerinin en büyük faydası her yıl çekilen yüzlerce hatta binlerce Amerikan filmi arasından hangilerine dikkat etmeniz gerektiği konusunda bizi yönlendirmesi...
Hollywood'da bir yılda çekilen tüm filmleri izlemeye kalksan insanın gözü sinema perdesi şeklini alır. Ödül alanlar ya da aday olanlar karar süreçlerimizi kısaltıyor.
(İlginçtir Türkiye'de de ödüller işe yarıyor ama süreç ters çalışıyor. Ödül alanları izliyeceğimiz yerde ödül alanlardan uzak duruyoruz. Türkiye'deki ödüllerde jüri üyeliği yapanlar Türkkiye'de değil uzayda yaşıyor gibi!)
Tabii ki dezavantajı da bir Amerikan filmleri hegemonyası yaratması. Amerikan kültür hayatını dipten pompalanması...
İki gündür Oscar töreninin bizim gazetelerdeki yansıması sanırım ne demek istediğimin çok açık bir göstergesi...
Amerikan filmlerinin hegemonyasından kurtulmak için iyi Avrupa filmlerine de, Güney Amerika filmlerine de, Japon ve Hint filmlerine de kulak vermek, onları izlemek lazım.
Son Oscar töreni bir kez daha gösteriyor ki TV sinemayı öldüremedi, İnternet de öldüremeyecek, hatta "On demand" uygulamalar da öldüremeyecek.
Sinemaya gitmek, sinema ritüelini yaşamak, kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültür ve insan yaşadıkça sinema da sinema salonları da (üç dört beş boyutlu fark etmez) yaşayacak...
Neden? Birinden öykü dinlemek hayatı güzelleştiriyor da ondan... Hele de görüntü, ses ve müzik eşliğinde olursa tadına doyum olmuyor. Farklı hayatları dinleyin, hayatınız güzelleşsin...
Nuray Mert'e kıyak...
Pazartesi günü Nuray Mert Hürriyet'teki köşesinde Hadi Uluengin'e bir güzel çaktı... Salı ve Çarşamba günü de Hadi Uluengin Nuray Mert'e çakmaya çalıştı
(Çakmaya çalıştı diyorum çünkü Hadi Uluengin kusura bakmasın ama ne dediğini ben de anlayamadım. Üstelik bu Hadi Uluengin'le ilgili temel sorunum. Entelektüel seviyem artık Hadi Uluengin'i anlamaya yetmiyor.)
O ne! Çarşamba günü hemen yan sayfada Nuray Mert, Hadi Uluengin'e yanıt vermiş.
Hoppalaaa! Çarşamba günü Nuray Mert'in yazı günü değil ki!
O sadece Pazartesi günü yazıyor... Demek ki Hürriyet'in yazı işleri Nuray Mert'e kıyak geçmiş ve Pazartesi'den önce yanıt hakkı tanımış..
Bu doğru değil... Nuray Mert, Hadi Uluengin'e sataşırken sadece Pazartesi günü yazdığını, Hadi Bey'in ise elinde dört günlük silah olduğunu bilmiyor muydu?
Biliyordu. O halde Pazartesi'ye kadar beklemeli ve köşesinde yanıt vermeliydi...
Yapılan Hadi Uluengin'e haksızlık! Hürriyet Mert'in yazı gününü iki güne çıkaracaksa onu bilemem... Ama başlangıç günü Hadi Uluengin yanıt vereceği gün olmamalıydı...
Çekirgelik
"Kurmaca olsun olmasın, her öykü hakikati aydınlatır." (Mevlana)
"Kavgaysa kavga, silahlı mücadeleyse silahlı mücadele, kana kan...
SURİYE ordusu ile muhalifler arasında Türkiye sınırına 10 kilometre...
Başakşehir Belediyesi’nin eğitim merkezli hizmet anlayışına güzel bir...