Bunlar arasında Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerin ise gerçekten farklı bir yeri var. Türkiye'nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi istikametinde içinden geçtiği hayati sürecin kahramanlarından olduklarını, yazılarını ve konuşmalarını yakından takip eden herkes takdir ediyor. İnanıyorum ki, bir gün Türkiye'nin demokratikleşme tarihi, gerçek verilere dayalı olarak yazılırsa, Altan kardeşlere farklı ve anlamlı bir bölüm ayrılacaktır.
Eskilerin deyimiyle, fikrî velûdiyetinin en verimli yıllarını yaşadığını düşündüğüm Mehmet Altan, hayran olduğum enerjisiyle, üniversite hocalığının yanı sıra, başyazarlık yapıyor; davet edildiği hiçbir toplantıyı kaçırmıyor; televizyon programlarına katılıyor ve görüşlerini cesaretle ve samimiyetle kitleye aktarıyor. Gün geçmiyor ki, kendisini bir televizyon veya radyo programında görüp işitmeyelim. Maşallah Bârekallah!
Yapıp ettikleri, tam tamına sorumlu bir aydının yapması gerekenler.
Böylelerinin sayısının artması, özlediğimiz demokratik hukuk devletini daha da kısa sürede inşa edecektir.
Bugün sizlere, kendisinin imzasını taşıyan iki yeni çalışmadan bahsedeceğim: Puslu Demokrasi: Ergenekon Güncesi (1) ve Kent Dindarlığı (2)
Mehmet Altan, Puslu Demokrasi'de, Ergenekon davasını "Türkiye'nin Bağırsaklarını Temizlemesi" olarak ortaya koyuyor. Ergenekon yapılanmalarını demokrasi, egemenlik, milliyetçilik, Kürt sorunu ve Kemalizm kavramları ile irtibatlı olarak, çok berrak bir şekilde analiz ediyor.
Ortamı, önce puslu ve pusulu hale getirip, sonra ondan siyasi ve ekonomik rant elde edenlerin röntgenini çekiyor.
Kent Dindarlığı ise Ali Bulaç'ın "Din, Kent ve Cemaat: Fethullah Gülen Örneği" (3) kitabı hariç tutulacak olursa, üzerinde hemen hemen hiç durulmamış özgün bir konuyu işliyor.
Bilindiği gibi, din ve Arapça şehir anlamındaki Medine aynı köke dayanıyor. Medeni ise Medine'ye, yani bir sistem ve prensipler manzumesine mensup olan anlamına geliyor. Dolayısıyla kent ve dindarlık kavramları arasında birebir ilişki var. Kur'an literatüründe Medeni'nin zıddı Arâbî yani köylü, yani görgüsüz, kuralsız kalabalıklar anlamına geliyor.
Ne var ki, nicedir bu iki kavram pek yan yana gelebilmiş değil. Mehmet Altan, Kent Dindarlığı'nda işte bunun nedenlerini sorguluyor. Sıklıkla dile getirdiği soru şu: İslam dünyası Şeyh Galib çizgisinden, Taliban çizgisine nasıl geriledi?
Altan'a göre, Cumhuriyet döneminde yönetici elit, "din devleti" olmayalım derken, bir "devlet dini" oluşturmak istedi. Buna karşı, toplum da kendini bir şekilde koruma altına alıp, cemaatler üzerinden, doğal mecrasında farklı bir din anlayışı oluşturmaya gayret etti.
Mehmet Altan'ın tarifiyle kent dindarlığı; eğitimli, refah düzeyi yüksek, donanımlı, yaşam bilgisi gelişmiş, kendisine değerler katmış ve zenginleştirmiş insanlar âlemi.
Bu sütunun dar hacmi içinde kitabı özetlemem mümkün değil. Ancak aşağıda okuyacağınız satırlar yazarın meramını çok berrak bir şekilde ortaya koyuyor:
"Kent dindarı, bir inancın ulviyetinden kendine kimlik çıkarmaya soyunmayan, inancı inanç olarak kabul eden, inanç olarak yaşayan, kültür olarak algılayan ama sosyal bir ilişki ağında bir taraf ve bir kimlik olarak çıkar beklemeyen... bireydir." (4)
Kalemine, gönlüne ve beynine sağlık Sayın Altan.
1. Etkileşim Yayınları, Ocak 2010. İstanbul.
2. Timaş Yayınları, Şubat 2010. İstanbul.
3.Ufuk Kitap, Ocak 2008. İstanbul.
4. A.g.e., s.167.
İtalya'da 2008 yılında 103 çift tarafından kırılan rekor, farkla...